İki farklı kültür kitapta çok açık bir şekilde işlenmiş. Bir tarafta Piraye özgürlüğüne çok düşkün olduğunu çokça dile getiren ama hep ikilem içinde, söyledikleri ve yaptıkları sürekli olarak ters düşen bir karakter. Babası ise aydın kesimden, kızının adını Piraye koyacak kadar şiire ve sanata önem veren bir adam. Günümüzde Nazım Hikmet tabuları hala yıkılmamışken kızını onun şiirlerini okumaya yönlendiriyor. Canan Tan bize ne kadar eğitimli ve aydın kesimden de olsa kızının konservatuar okumasına karşı, kendi mesleği olan diş hekimliğini yapmasını isteyen bir baba profili sunuyor. Diğer tarafta ne kadar töre getirilerini reddettiğini düşünse de anne ve babasının sözünden çıkamayan, erkek egemen zihniyetle yetişmiş, içinde bir yerlerde bu düşünceyi taşıyan Diyarbakırlı Haşim ve ailesi.
Kitapta Diyarbakır kültürü, sokakları, tarihi öyle güzel betimlenmiş ki karakterlerle birlikte o sokaklarda gezerken buluyorsunuz kendinizi. Bir de olay örgüsü boşluklarla dolu olmasa çok daha iyi işler başaracağına eminim. Diyarbakır'ın şehir efsanelerini, mimari yapılarının ilginç hikayelerini dinlemek, gelenek ve göreneklerine şahit olmak, farklı bir kültürü Piraye ile birlikte tanımak kitabın en beğendiğim kısımları oldu diyebilirim.
Canan Tan toplumun kanayan bir yarası olan töre konusuna çokça yer vermiş. Kuma, erkek egemen zihniyet, kendi ayakları üzerinde durabilen kadına duyulan düşmanlık… Bu kadar önemli ve hassas konulara değinmesine karşın sade ve anlatım çok basit kalmış. Düşündürücü, beyin yorucu tasvirlere hiç yer yok. Karakterlerin yaşadığı tezatlıklar, anlatımdaki boşluklar, olayların bir anda gelişmesi verilmek istenen mesajın altını dolduramamış. Okuyorsunuz ve geçip gidiyorsunuz oysa üzerinde düşündüren cümleler çok daha kalıcı bir şekilde yer ediniyor