İşte bir talihsizlik yaşamanın bir sakıncası daha, ateş düştüğü yeri yakar, dinlemeye ve acıyı paylaşmaya hazır olanların sabrı, yaşananların bıraktığı etkiden daha kısa ömürlüdür daima, koşulsuzluk tedüzelikle bezendiğinde asla çok uzun değildir. Ve böylece er ya da geç kederli insan bir başına kalır, henüz acısı dinmediği hala yatıp kalktığı yegane dünya alan o konudan artık bahsedip durmasına izin verilmediği halde, zira bu ızdıraplı dünya dayanılır gibi değildir ve insanın içini dehşet salar. İnsan o zaman başkaları açısından, herhangi bir mutsuzluğu paylaşmanı belli bir sosyal müddeti olduğunu fark eder, kimse acıyı anlamaya alışkın değildir, bu manzara sadece belli bir süreliğine tahammül edilebilir bir şeydir, bir diğer yandan seyreden ve eşlik edenler açısından, bunun için de kendilerine kaçınılmaz, olmazsa olmaz, kurtarıcı ve yararlı görenler açısından hala biraz şaşkınlık ve yüzsüzlük de vardır ve belli oranlarda kendini önemseme de. Ama bir şeyin değişmediğini ve acı çeken insanın bir adım ileri gidip acıdan sıyrılamadığını fark edince, kendilerine hakarete uğramış, lüzumsuz hissederler, bunu neredeyse bir aşağılama olarak algılayıp uzaklaşırlar: 'Yetmez mi bu kadar acaba? Onun yanında olduğum halde kuyudan neden çıkmıyor hala? bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, o kadar dikkatini dağıtmama ve tesellime rağmen neden acaba bu denli ayak diriyor? Başını kaldıramıyorsa batsın ya da kaybolup gitsin, ne yapayım o zaman.' Bunun üzerine morali bozulan en sonuncuyu yapar geri çekilir ortadan yok olur, saklanır.