Bir ölümü hissetti, ölümsüz bir aşkı hissetti; ruhunda bir şey yarılıp açıldı ve uzaklardaki düşsel bir müziğe kulak kabartır gibi coşkuyla düşündü görünmez kadını.
"Sultanım" dedi "Sizin yadigarınızı kalbimden başka bir yerde saklayamazdım. Ben de öyle yaptım." Bu cevap Abdal Musa'nın çok hoşuna gitti, "Başkaları dışardan, sen içerden söylersin." dedi. Bunu der demez de Kaygusuz'un gönül gözü açıldı, Miskin Yunus gibi kalbinden söylemeye başladı. Onun mana denizine dalıp söylediği her söz bir kitap oldu. Arifler okuyup anladılar. Cahiller ise bilmeyip şaşıp kaldılar.
Onun duasını aldılar. Hacı Bektaş köçekleri diye nam saldılar. Boşuna mıydı yeniçerilerin her sabah şu gülbangı okumaları;
Allah Allah illallah! Baş üryan!
Sine püryan!
Kılıç al kan!
Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran!
Eyvallah eyvallah!
Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan!
Kulluğumuz padişaha ayan!
Üçler, yediler, kırklar. Gülbang-i Muhammedi Nûr-ı Nebi, Kirâm-ı Ali! Pirimiz Sultanımız Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli!
Dem-i devranına hû diyelim...