O günlerde tıpkı kendi kendine afyonlu bir iksir salgılayarak uykuya dalan nadir safsa çiçekleri gibi kafamın kendi kendine sürekli
salgıladığı bu hayalleri daha fazla anlatmamın gereği yok aslında.
Çünkü benim dünyamda yaşayan ve benim durumuma düşen Türk erkeklerinin çoğu gibi ben de, delice âşık olduğum kadının aklından neler geçirdiğini, onun hayallerinin ne olduğunu anlamak yerine, onun hakkında hayaller kuruyordum yalnızca.
Benim gibi uzun bir süre ve yıkıcı bir şekilde âşık olmuş birisi, yanlış olduğunu bildiği bir mantığı, bir hareketi, sonunun hüsran olacağını bile bile sürdürmeye devam eder, zaman geçtikçe yaptıklarının yanlış olduğunu daha da açık görür. Bu durumda, insanoğlunun üzerinde durmadığı ilginç şey, mantığımızın en kötü günde bile hiç susmaması, tutkunun gücüne karşı
çıkamasa da, yaptıklarımızın çoğunun aslında aşkımızı ve acımızı artırmaktan başka bir sonuç vermeyeceğini dürüstlükle ve acımasızlıkla bize fısıldamasıdır.
Gerçek aşk acısı, varlığımızın en temel
noktasına yerleşir, bizi en zayıf noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer
bütün acılara derinden bağlanarak bütün gövdemize ve hayatımıza hiç
durdurulamayacak bir şekilde yayılır. Eğer umutsuzca âşıksak, baba
kaybından en sıradan talihsizliğe, mesela anahtarımızı kaybetmeye
kadar her şey, diğer bütün acılar, dertler ve huzursuzluklar, her an
yeniden kabarmaya hazır olan bu asıl ıstırabımızın tetikleyicisi olur.
Benim gibi aşk yüzünden bütün hayatı altüst olmuş biri, diğer bütün
dertlerinin çözümünün de aşk acısının sona ermesiyle mümkün
olacağını sandığı için, içindeki yarayı istemeden daha da derinleştirir.
"Yanlış bir yere gidiyorsun, Kemal... Hepimiz en olmadık kişiye
tutuluyoruz... Herkes âşık oluyor. Ama herkes sonunda düştüğü durumdan hayatını berbat etmeden çıkıyor."
."Bütün o aşk romanları, filmler ne o zaman?"
"Aşk filmlerini çok severim," dedi Zaim. "Ama hiçbirinde senin gibi
birine hak verildiğini görmedim...”