"Sen de mi uyuyamıyorsun?" diye fısıldadı babam. Karanlıkta,
yanımdaki şezlongda uzandığını fark etmemiştim.
"Bu ara uyuyamıyorum bazı geceler," diye fısıldadım suçlulukla.
"Merak etme, geçer," dedi şefkatle. "Daha gençsin. Acılar yüzünden
uykusuz kalmak için daha çok erken, korkma. Ama benim yaşıma
gelince hayatta pişman olduğun şeyler varsa, sabahlara kadar yıldızları
sayarak bekliyorsun. Sakın pişman olacağın bir şey yapma."
Geçen zaman, Allah'tan yalvararak dilediğim gibi, hatıralarımı
zayıflatmıyor, çektiğim acıyı daha dayanılır kılmıyordu. Her güne ertesi
günün daha iyi olacağını, onu birazcık olsun unutmuş olacağımı
umarak başlıyor, ama ertesi gün karnımdaki ağrının hiç değişmediğini,
acının sürekli yanan kuvvetli bir kara lamba gibi içimi karartmaya devam ettiğini hissediyordum.
"Benim için bir şeyin Avrupa malı olup olmamasının hiç önemi
yoktur... Hakiki miymiş, sahte miymiş, bu da önemli değil.. Bence
insanlar, taklit bir ürünü sahte olduğu için değil, 'ucuza alındığı anlaşılır korkusuyla kullanmak istemezler. Benim için kötü olan şey ise tabii eşyanın kendisine değil, markasına önem vermektir. Kendi
duygularına değil de, başkalarının ne diyeceğine önem veren insanlar
vardır ya hani...”