Huysuz ihtiyar George Schiele bu, Hans’ın babası. Mısır tarlasının uzak bir köşesinde çalışıyor. David, Schieleler’in en yaşlısı olan bu adamın zihnine daha önce girmedi. Nemrut ve ürkütücü bir karakter, altmışını devirmiş, az konuşuyor ve çiftliğin bütün günü alan işlerini görürken geniş çeneli yüzü çatık kaşlı, soğuk ve sert bir ifadede donup kalmış gibi somurtuyor. David ara ara adamın toplama kampına atılanlardan biri olup olmadığını merak ediyor, Schieleler’in Amerika’ya 1935’te geldiğini biliyor oysa. Çiftçinin yaydığı aura öyle nahoş ki David şimdiye kadar ona hiç bulaşmadı, ama alabalık yüzünden sıkıntıdan patlamak üzere olduğundan Schiele’ye kayıyor, anlaşılmaz Almanca düşüncelerin yüzdüğü kalın katmanları geçip çiftçinin ruhunun bodrum katına, özünün yaşadığı yere iniyor. Şaşkınlık: ihtiyar Schiele bir mistikmiş meğer, bir esrik! Haşinlik yok burada. Karanlık ve Luthervari bir kindarlık yok. Safi Budizm bu: Schiele tarlalarının bereketli topraklarında durmuş, ayağı yerde sağlam, çapasına dayanarak evrenle bütünleşiyor. Ruhu Tanrı’yla dolup taşıyor. Şeylerin, her şeyin birliğine dokunuyor. Gökyüzü, ağaçlar, toprak, bitkiler, dere, böcekler, kuşlar –her şey bir aslında; her şey kesintisiz bir bütünün parçası ve Schiele bu bütünle mükemmel bir uyum içinde. Nasıl olabilir bu? Bu kadar sevimsiz, bu kadar kapalı bir adam kendi derinliklerinde nasıl böyle büyük sevinçlerle oynaşabilir? Neşesini bir hissedin! Duyuları her yanını sarıyor! Kuş cıvıltıları, güneş ışığı, çiçek ve çapalanmış toprak kokusu, sivri uçlu yeşil mısır saplarının hışırtısı, terin kızarmış, derin oluklu boyundan aşağı damlaması, gezegenin eğimi, dolunayın kendini vaktinden önce belli eden pofuduk hatları –binlerce haz sarmalıyor bu adamı. David aldığı zevki paylaşıyor onunla. Zihninde hürmet ve