Sarpıncık Feneri, sadece bir deniz fenerinin hikâyesi değil; o fenerin ışığında hayata tutunmaya çalışan mübadil bir ailenin, denizin tuzu ve rüzgârın sertliğiyle harmanlanmış sessiz çığlığı gibi. Fırat Sunel, 1938 yılının Karaburun'unda, II. Dünya Savaşı'nın karanlık gölgesi altına sığınan bir çocukluğu o kadar sinematografik bir dille anlatıyor ki, sayfaları çevirirken burnunuza gelen o iyot ve kekik kokusuna engel olamıyorsunuz.
Kitap, mübadelenin getirdiği o bitmek bilmeyen gurbet hissini, üç kardeşin arasındaki saf ve naif bağlılık üzerinden, ajitasyona kaçmadan iliklerinize kadar hissettiriyor. Bir diplomatın kaleminden çıkmış olmasının verdiği derinlikle, savaşın ortasında bile sönmeyen insancıl bir umudu ve karşı kıyıya uzatılan yardım elini hatırlatıyor. Eğer siz de kalabalıkların uzağında, bir deniz fenerinin mağrur yalnızlığında, tarihin hüzünlü ama bir o kadar da onurlu sayfalarında kaybolmak isterseniz, bu duru anlatım tam size göre. Devamı gelmeli dedirten, bittiğinde ise sanki o fenerin ışığı sönmüş gibi boşlukta bırakan, yüreğe dokunan bir yolculuk.