Roark yine açıklamaya, ikna etmeye uğraştı. Bunların bir işe yaramayacağını daha konuşurken biliyordu çünkü ağzından çıkan kelimeler sanki bir boşluğa girip yutuluyormuş gibiydi. Bayan Wayne Wilmot diye bir insan yoktu. Arkadaşlarının fikirlerini, gördüğü kartpostalları, okuduğu romanları kapsayan bir kabuktu o. Roark o kabuğa hitap etmek zorundaydı. Duyamayan, cevap veremeyen, sağır, kişiliksiz bir pamuk tampona.
“Sen hiç kimseye çok kişisel düzeyde ihtiyaç duymuyorsun.”
“Hayır.”
“Bununla böbürlenmiyorsun bile.”
“Böbürlenmem mi gerekiyor?”
“Böbürlenemezsin. Bunu yapamayacak kadar kibirlisin.”
“Öyle miyim?”
“Sen ne olduğunu bilmiyor musun?”
“Hayır. Senin ya da başkasının beni nasıl gördüğünü bilmiyorum.”
Heller sessizce oturuyordu. Eli, parmakları arasında tuttuğu sigarayla birlikte havada küçük daireler çiziyordu. Sonunda güldü, “Bu çok tipik,”dedi.
“Ne?”
“Bana seni nasıl gördüğümü sormayışın. Başka kim olsa sorardı.”
“Özür dilerim. Kayıtsızlığımdan değil. Sen kaybetmemek istediğim az sayıda dostumdan birisin. Sormak aklıma gelmedi, o kadar.”
“Gelmediğini biliyorum. Sen ben merkezci bir canavarsın Howard. Bu konuda son derece masum olman da canavarlığını daha çok arttırıyor.”
… Birbirinden kopuk, diğerlerinin neler yaşadığından habersiz ne çok insan vardı. Çeşitli amaçlar peşinde, çeşitli kaygılarla akıp gidiyordu hayat. Ama kimse kimsenin hikayesini bilmiyordu.
Biraz zaman kazanınca, serbest zamanını arttırmak için daha fazla uğraşıyor insan. Canlanıyor. Hayattaki mecburiyetlerden kurtulma duygusu yaşadıkça, dolu dolu yaşama isteği artıyor.
“İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer.”
Bu sözün altında derin bir acı olduğunu hissettim. Ama herhangi bir şey söylemedim. Çünkü etrafı seyrederken, sanki benimle değil de kendi kendine konuşur gibi söylemişti. Kısa bir sessizlikten sonra, sözüne devam etti:
“Sana hep ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin.”