Ferit Edgü ile yıldızım bir türlü barışmadı. Daha önce
Bir Gemide’yi okuduğumda da benzer bir uzaklık hissetmiştim ama Korkuyorum bu hissi tamamen netleştirdi. Benim itirazım “anlamadım” değil; samimi bulmadım! Metin boyunca sürekli, bana bir şey yaşatmaktan çok “etkilenmem gerekiyormuş” hissi verildi. Sanki gerçek bir kırığın içinden konuşan bir ses değil de, kırığın estetik biçimiyle ilgilenen kontrollü bir zihin vardı karşımda.
Ben edebiyatta düşünülmüş cümlelerden çok yaşanmışlık hissi arıyorum. İnsan sıcaklığı, dürüstlük, gerçek yara izi… Edgü’de ise fazlasıyla kontrollü, fazlasıyla hesaplanmış bir atmosfer hissettim. Yer yer “bak ne kadar derinim” diyen bir çaba sezdim hatta. Kısa cümleler, tekrarlar, eksiltili yapı bende yoğunluk değil; zorlama bir karanlık duygusu oluşturdu. Bu yüzden kitabı okurken aklımdan sık sık şu geçti: “İnsan böyle bir şeyi neden yazar ki?”
Bazı metinler insanın içine işler, bazılarıysa sadece kendi edebiliğini gösterir. Ben kırığı görmek istiyorum; kırık hakkında yazılmış estetik manifestoları değil. Belki Ferit Edgü başka okurlarda güçlü bir karşılık buluyordur ama bana hiç temas etmedi. Hatta dürüst olmam gerekirse, bazen bir duvar yazısı bile bana bu kitaptan daha fazla duygu hissettirebiliyor.
Okur kalın...
Oza’sını okurken bende oluşan ilk his, bir şiir kitabı okumaktan çok modern insanın sinir sisteminin içine düşmek oldu. Kitabın “Dubna’da bir otel odasında bir komodin üzerinde