Kötü Tohum romanını okurken beni en çok etkileyen şey, kötülüğü alışıldık korku kalıplarından tamamen ayırabilmesi oldu. Rhoda’nın bağıran, taşkın ya da kontrolsüz biri olmaması; aksine
Ferit Edgü ile yıldızım bir türlü barışmadı. Daha önce
Bir Gemide’yi okuduğumda da benzer bir uzaklık hissetmiştim ama Korkuyorum bu hissi tamamen netleştirdi. Benim itirazım “anlamadım” değil; samimi bulmadım! Metin boyunca sürekli, bana bir şey yaşatmaktan çok “etkilenmem gerekiyormuş” hissi verildi. Sanki gerçek bir kırığın içinden konuşan bir ses değil de, kırığın estetik biçimiyle ilgilenen kontrollü bir zihin vardı karşımda.
Ben edebiyatta düşünülmüş cümlelerden çok yaşanmışlık hissi arıyorum. İnsan sıcaklığı, dürüstlük, gerçek yara izi… Edgü’de ise fazlasıyla kontrollü, fazlasıyla hesaplanmış bir atmosfer hissettim. Yer yer “bak ne kadar derinim” diyen bir çaba sezdim hatta. Kısa cümleler, tekrarlar, eksiltili yapı bende yoğunluk değil; zorlama bir karanlık duygusu oluşturdu. Bu yüzden kitabı okurken aklımdan sık sık şu geçti: “İnsan böyle bir şeyi neden yazar ki?”
Bazı metinler insanın içine işler, bazılarıysa sadece kendi edebiliğini gösterir. Ben kırığı görmek istiyorum; kırık hakkında yazılmış estetik manifestoları değil. Belki Ferit Edgü başka okurlarda güçlü bir karşılık buluyordur ama bana hiç temas etmedi. Hatta dürüst olmam gerekirse, bazen bir duvar yazısı bile bana bu kitaptan daha fazla duygu hissettirebiliyor.
Okur kalın...
Oza’sını okurken bende oluşan ilk his, bir şiir kitabı okumaktan çok modern insanın sinir sisteminin içine düşmek oldu. Kitabın “Dubna’da bir otel odasında bir komodin üzerinde
Dublörün Dilemması bana göre sadece bir roman değil; hızla çalışan bir zihnin edebiyata dönüşmüş hali.
Murat Menteş cümle kurmuyor, adeta yumruk atıyor. Oyunbaz, ironik, sarkastik diliyle insanı bir roller coaster’a bindiriyor. Kitabı okurken olaylardan çok zihnin ritmine kapılıyorsunuz. Bir sayfada kahkaha attırıp diğer sayfada varoluşsal bir boşluğun kenarına getiriyor. Türkiye’de birçok roman yürürken, Menteş koşuyor. Hatta bazen fren patlatıp duvarın içinden geçiyor :)
Ama tam da burada enteresan bir şey başlıyor: Bu kadar parlak bir dilin altında gerçek bir yalnızlık hissi dolaşıyor. Karakterler çoğu zaman gerçek insandan çok stilize bir zihinsel estetiğin parçaları gibi. Herkes fazla “cool”, fazla hazırcevap, fazla hızlı. Ve bu yapaylık bazen bilinçli bir maske gibi duruyor. Sanki roman sürekli şunu söylüyor: “Bazı insanlar hissettikleri boşluğu duygularla değil, zekâlarının hızıyla bastırır.” Bu yüzden kitabın ruhu bana göre trajik aslında. Mizahı yüksek ama alt katmanda ciddi bir yabancılaşma var.
Belki de bu yüzden bu adam ne yazsa okurum diyorum. Çünkü bazı yazarlar hikâye anlatır; bazılarıysa zihninin çalışma şeklini değiştirir. Menteş ikinci grupta. Evet, bazen gösterişli. Evet, bazen hakikatin etrafında dönüp merkezine tam inmiyor. Ama yine de birçok steril ve ruhsuz metinden daha canlı, daha cesur, daha karakter sahibi. Onu okumak bazen edebiyat okumak gibi değil; uykusuz, zeki ve hafif yaralı bir zihnin içinde dolaşmak gibi.
Okur kalın...
Çatı Katı’sı bende bir roman etkisinden çok, havasız bir odada uzun süre kalmışım hissi bıraktı. Soğuk, sade, temiz bir dili var ama bu sadelik sakinleştirmiyor; tam tersine insanın içine