William March’ın Kötü Tohum romanını okurken beni en çok etkileyen şey, kötülüğü alışıldık korku kalıplarından tamamen ayırabilmesi oldu. Rhoda’nın bağıran, taşkın ya da kontrolsüz biri olmaması; aksine sakin, düzenli ve neredeyse kusursuz görünmesi kitabı çok daha rahatsız edici hale getiriyor. Çünkü March burada kötülüğü çarpık bir maskeyle değil, gündelik hayatın içinden biri gibi sunuyor. Bence romanın asıl başarısı da burada yatıyor: İnsan, korkunun bazen en düzgün taranmış saçların ve en kibar cümlelerin arkasında saklanabileceğini fark ediyor. Özellikle Christine’in kendi çocuğundan korkmaya başlaması, kitabı sıradan bir psikolojik gerilim olmaktan çıkarıp çok daha derin bir yere taşıyor.
Romanın bir diğer güçlü tarafı ise sevgi, annelik ve ahlak arasındaki çatışmayı son derece sert bir şekilde işlemesi. Kitap boyunca beni en çok huzursuz eden şey cinayetlerin kendisi değil, Christine’in yaşadığı içsel parçalanma oldu. Çünkü burada bir anne yalnızca korkuyla değil, aynı zamanda suçluluk ve inkârla da mücadele ediyor. “Bir insan doğuştan kötü olabilir mi?” sorusu romanın merkezinde sürekli dolaşıyor ve March bunu cevabı kolay olmayan bir ahlaki kabusa dönüştürüyor. Günümüzde bu yaklaşım fazla kaderci bulunabilir ama bence kitabın etkileyici tarafı zaten bilimsel bir açıklama sunmaya çalışmaması; insan doğasının karanlık ihtimallerini cesurca kurcalaması.
Yine de kitabın tek zayıf bulduğum tarafı, bazı bölümlerin gereğinden fazla uzatılmış olmasıydı. Özellikle aynı gerilimin tekrar tekrar dolaştırıldığı yerlerde tempo zaman zaman düşüyor. Buna rağmen romanın yarattığı atmosfer ve psikolojik rahatsızlık hissi o kadar güçlü ki bu eksikliği büyük ölçüde unutturuyor. The Bad Seed bence yalnızca “kötü çocuk” hikâyesi değil; insanların kötülüğü ancak açıkça görünür
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ferit Edgü ile yıldızım bir türlü barışmadı. Daha önce Bir Gemide’yi okuduğumda da benzer bir uzaklık hissetmiştim ama Korkuyorum bu hissi tamamen netleştirdi. Benim itirazım “anlamadım” değil; samimi bulmadım! Metin boyunca sürekli, bana bir şey yaşatmaktan çok “etkilenmem gerekiyormuş” hissi verildi. Sanki gerçek bir kırığın içinden konuşan bir ses değil de, kırığın estetik biçimiyle ilgilenen kontrollü bir zihin vardı karşımda.
Ben edebiyatta düşünülmüş cümlelerden çok yaşanmışlık hissi arıyorum. İnsan sıcaklığı, dürüstlük, gerçek yara izi… Edgü’de ise fazlasıyla kontrollü, fazlasıyla hesaplanmış bir atmosfer hissettim. Yer yer “bak ne kadar derinim” diyen bir çaba sezdim hatta. Kısa cümleler, tekrarlar, eksiltili yapı bende yoğunluk değil; zorlama bir karanlık duygusu oluşturdu. Bu yüzden kitabı okurken aklımdan sık sık şu geçti: “İnsan böyle bir şeyi neden yazar ki?”
Bazı metinler insanın içine işler, bazılarıysa sadece kendi edebiliğini gösterir. Ben kırığı görmek istiyorum; kırık hakkında yazılmış estetik manifestoları değil. Belki Ferit Edgü başka okurlarda güçlü bir karşılık buluyordur ama bana hiç temas etmedi. Hatta dürüst olmam gerekirse, bazen bir duvar yazısı bile bana bu kitaptan daha fazla duygu hissettirebiliyor.
Okur kalın...
Andrey Voznesenski’nin Oza’sını okurken bende oluşan ilk his, bir şiir kitabı okumaktan çok modern insanın sinir sisteminin içine düşmek oldu. Kitabın “Dubna’da bir otel odasında bir komodin üzerinde bulunmuş bir not defterinden” diye başlaması bile daha ilk anda tekinsiz bir atmosfer kuruyor. Ben de kitaba Hotel California/40 Fingers şarkısı eşliğinde başladım ve bu deneyim tuhaf biçimde metnin ruhuyla birleşti. Çünkü Oza’da her şey geçici, yabancı ve yarı gerçek gibi hissettiriyor. Şiir adeta düz ilerlemiyor; kırılıyor, sıçrıyor, çarpıyor. Dil bazen bilinçli şekilde parçalanıyor, ritim bozuluyor, imgeler üst üste biniyor. Bu yüzden kitap bir anlatıdan çok zihinsel ve duygusal bir bombardıman gibi ilerliyor.
Beni en çok etkileyen şey ise Voznesenski’nin teknolojiyle kurduğu ilişki oldu. Oza’yı okurken meselenin “makine kötü” gibi basit bir karşıtlık olmadığını hissediyorum. Asıl mesele, insan ruhunun hız, sistem ve modern yaşam içinde giderek metalikleşmesi. Şiirin içinde aynı anda hem aşırı kırılgan bir duygusallık hem de soğuk, mekanik bir dünya hissi var. Bence kitabın en güçlü tarafı tam olarak bu çelişkiyi taşıyabilmesi. Bir yanda aşkın ve insanın iç dünyasının hassasiyeti, diğer yanda beton, gürültü, hız ve yabancılaşma… Sanki modern insanın iç dünyası şiire dönüştürülmüş gibi.
Oza klasik anlamda “güzel dizeler” sunan bir kitap değil. Hatta yer yer yorucu, düzensiz ve kaotik hissettirebilir. Ama tam da bu yüzden etkileyici. Çünkü Voznesenski bana göre şiiri bir estetik nesne olmaktan çıkarıp çağın ruhsal parçalanmasını taşıyan bir elektrik akımına dönüştürüyor. Bu kitap herkese hitap etmez; özellikle şiirde netlik, sakinlik ve düzen arayan biri için fazla sert gelebilir. Ama modern insanın iç sıkışmasını, yabancılaşmasını ve hız çağında bozulan ruh hâlini hissetmek
Dublörün Dilemması bana göre sadece bir roman değil; hızla çalışan bir zihnin edebiyata dönüşmüş hali. Murat Menteş cümle kurmuyor, adeta yumruk atıyor. Oyunbaz, ironik, sarkastik diliyle insanı bir roller coaster’a bindiriyor. Kitabı okurken olaylardan çok zihnin ritmine kapılıyorsunuz. Bir sayfada kahkaha attırıp diğer sayfada varoluşsal bir boşluğun kenarına getiriyor. Türkiye’de birçok roman yürürken, Menteş koşuyor. Hatta bazen fren patlatıp duvarın içinden geçiyor :)
Ama tam da burada enteresan bir şey başlıyor: Bu kadar parlak bir dilin altında gerçek bir yalnızlık hissi dolaşıyor. Karakterler çoğu zaman gerçek insandan çok stilize bir zihinsel estetiğin parçaları gibi. Herkes fazla “cool”, fazla hazırcevap, fazla hızlı. Ve bu yapaylık bazen bilinçli bir maske gibi duruyor. Sanki roman sürekli şunu söylüyor: “Bazı insanlar hissettikleri boşluğu duygularla değil, zekâlarının hızıyla bastırır.” Bu yüzden kitabın ruhu bana göre trajik aslında. Mizahı yüksek ama alt katmanda ciddi bir yabancılaşma var.
Belki de bu yüzden bu adam ne yazsa okurum diyorum. Çünkü bazı yazarlar hikâye anlatır; bazılarıysa zihninin çalışma şeklini değiştirir. Menteş ikinci grupta. Evet, bazen gösterişli. Evet, bazen hakikatin etrafında dönüp merkezine tam inmiyor. Ama yine de birçok steril ve ruhsuz metinden daha canlı, daha cesur, daha karakter sahibi. Onu okumak bazen edebiyat okumak gibi değil; uykusuz, zeki ve hafif yaralı bir zihnin içinde dolaşmak gibi.
Okur kalın...
Marlen Haushofer’in Çatı Katı’sı bende bir roman etkisinden çok, havasız bir odada uzun süre kalmışım hissi bıraktı. Soğuk, sade, temiz bir dili var ama bu sadelik sakinleştirmiyor; tam tersine insanın içine sinsice yerleşen bir psikolojik basınç yaratıyor. Kitap ilerledikçe olaylardan çok, karakterlerin kendi içlerinde çürüyüşünü okuyorsunuz. Kırılgan bir adamla hastalıklı bir kadının ilişkisi, sevgiye değil yalnızlığa dayanıyor sanki. Birbirlerine yaklaşmaya çalışan iki insan değil de, kendi zihninde boğulan iki ayrı dünya gibiler. Flashbacklerle geçmiş, şimdi ve düşünceler birbirine karışırken roman bir hikâyeden çok zihinsel bir günlük halini alıyor.
Benim için kitabın en yorucu tarafı da buydu zaten. Günlük hissi veren anlatıları normalde de sevmem; burada ise o iç monolog hali iyice boğucu olmuş. Sürekli aynı düşünce girdaplarının içinde dönmek, karakterlerin kendilerini ya da hayatlarını dönüştürememesi bende yoğun bir boşunalık hissi yarattı. Üstelik kadın karakterin cahilliği ve kendini hiçbir anlamda yetiştirememiş oluşu beni hikâyeden koparmadı, aksine aşırı sinirlendirdi. Bir noktadan sonra karakterlere üzülmekten çok onların zihinsel sıkışmışlığının içinde mahsur kalmış gibi hissettim. Mektupları kimin gönderdiğini bilmeyişim bile çözülmemiş bir gizemden çok, havada asılı kalan bir anlamsızlık hissi bırakıyor.
Belki dönemine göre güçlü ve cesur bir metindi ama bugünün gözünden baktığımda bana kattığı temel duygu “derinlik” değil, tükenmişlik oldu. Hatta dürüst olayım: bu kitap yüzünden reading slump’a girdim diyebilirim. Çünkü Çatı Katı insana umut, dönüşüm ya da içgörü sunmuyor; sadece bazı insanların kendi yalnızlıklarında yavaş yavaş kayboluşunu izletiyor. Ve Haushofer bunu öyle süssüz, öyle steril bir dille yapıyor ki okurken dramatik bir çöküş değil, sessiz