Derya (Bahir) DENİZ, Knulp'u inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Yazar hakkında:
1877 yılında Almanya’da doğan Hermann Hesse, dindar ailesinin tüm baskılarına rağmen ilahiyat okulunu terk edip önce bir kitapçıda çalışır, ardından en çok yapmak istediği meslek olan yazarlığa başlar. Fakat işler umduğu gibi gitmez. Şimdi dünyanın sayılı yazarlarından kabul edilen Hesse, o dönem yayın evlerine göre umut vaad eden bir yazar değildir. Bu yüzden birçok yayın evi şiirlerine ve yazılarına itibar göstermez. Ama o inatla yazar olmak istediği için yazarken okumayı asla ihmal etmez. Avrupa’da nam salmış tüm edebiyatçıların kitaplarını okur ve sürekli kendini geliştirir. 1899 yılında yayınlanan ilk kitabıyla yazarlık kariyerine adım atmayı başarır. 1946’da Peter Camenzind adlı kitabı ile Nobel Edebiyat ödülü almış.

Knulp dört dörtlük diyebileceğimiz genç bir gezgin dışardan her ne kadar düzenli temiz titiz ve bilgili dursa da aslında ruhen karışık ve bu karmaşıklığı gezerek belki de arayarak hep kapatmaya çalışıyor. Bir şehirden bir şehire bir kasabadan bir kasabaya gider ve gittiği her yerde saygı ve sevgi ile karşılanır, olan biten olayları yada bizim tabirimiz ile dedikoduları bir sonraki durağa aktarır ordan alır diğerine bir nevi ayaklı gazete görevi de görür. Akıllı ve düşünceli bir adam, 3 bölümden oluşan bu öykü 104 sayfacık ve gerçekten yormayan aksine dinlendiren bir üslup ile yazılmış beni rahatsız eden tek şey ‘ivedi’ kelimesinin birkaç kez tekrarlanması oldu.
Knulp birde çok güzel ıslık çalarmış onu hayal ederken bu müziği duyuyordum  https://www.youtube.com/watch?v=VK1CvZn0TxE

Beni yazar ile tanıştıran abimdi ancak bir an önce okumamı sağlayan ise bu etkinlik oldu #29041902 Necmettin beye teşekkür ederim.

"Her Ölüm Erken Ölümdür"
Bu ileti vesilesiyle sueda reyyan hanıma ve bütün vicdanlı doktorlara selam olsun..


YERİ DOLMAYAN ADAM (Çok Seneler Önce)

Bir arefe günüydü. Sabahtı. Telefon insafsızca çaldı. “Enişten kalp krizi geçirmiş, hastanede.”

Yorgun bir günün sabahına böyle bir telefonla uyanmak. Pek nadir ve pek sarsıcı sabahlardan biriydi.Hastaneye koştum.Yol boyunca iyi düşünüp sakinleşmeye çalışıyordum.

Halam ve çocukları yanındaydı. Evinden çıkmış ve birkaç adım sonra yere yığılmıştı. Önce başka bir hastaneye sonra da buraya getirmişlerdi.
Bitkin,dalgın ve çaresiz bekleyiş, gözler karanlık. Saatler geçiyor, yoğun bakımdan haber yok. Doktorlar kral, bizler kapıkulu. Hastane denilen organizmaya dahil oluyoruz. Bekliyoruz..

Ertesi gün geliyor kasvetli gecenin ardından. Ramazan bayramının birinci günü. Bayram namazına gidiyoruz, dua edip ferahlık umuyoruz. Aklımız ve yüreğimiz hastanede.

İyi bir haber, küçücük bir umut için bekliyoruz. Eşi,kızları,kız kardeşleri. Kadınların derin hüznü yüzlerinde. Zaman bizi umursamıyor,kıskacına aldı. Kıvrandırıyor.

Bir ara bu uğursuz hastanenin uğursuz camından dışarı bakıyorum. Gözüme bir yol tabelası takılıyor. Okla gösterilen yer adına dikkat kesiliyorum. Gardım düşmek üzere. Eğer ölürse diyorum içimden, bu semtteki mezarlıkta yeri hazır. Tabela beynimi kemiriyor. Oraya mı gidecek evine mi? “Yeterrrr!” diye bağırıyorum içimden. Kafamı süratle camdan uzaklaştırıp iyi şeyler düşünmeye çalışıyorum bütün gayretimle.

Bir gün daha geçiyor. Bayramın ikinci günü, hastanede üçüncü gün. Herkesin gözü uzaklara dalmış gidiyor.Çaresizlik öyle sarmış ki ruhlarımızı, uzaklardan gelecek bir haberciyi bekliyoruz sanki, bir umut arıyoruz.

Eniştem uyuyor, yanına yaklaşamıyoruz.Artık orada olduğunu hissedemiyorum. Sanki evine gitmiş ya da başka bir yerlerdeymiş gibi geliyor. Bekliyoruz.

Bayramın üçüncü günü, hastanede dördüncü gün.Doktorlar başından beri, “durumu kritik elimizden geleni yapıyoruz” gibi klasik ama bize bir faydası olmayan cümleler kurup durdular.

O gece sabaha karşı tamamen yumdu gözlerini. Dayanacak gücü kalmamıştı anlaşılan. Bizlerin de gücü tükenmişti, hele ev halkı perişandı. Koca bir dağın gözlerinin önünde paramparça olduğuna şahit olmak dayanılır şey değildi.

Sabah oldu; hastaneden gasılhaneye, oradan camiye ve nihayete kabristana varan kısa yolculuk da tamamlandı.

Geriye hoş bir sada, kulaklarımızda çınlayan neşe dolu bir kahkaha ve gönüllere girmiş bir gönül adamının aziz hatırası kaldı..

SENiNLE ÇOK UZAKLARDA
Seninle çok uzaklarda...
Kötülüklerin ,
Üzüntülerin ,
Mutsuzlukların ,
Ayrılıkların olmadığı
Bir yerde yaşamak ...
Daha da otesi
Seni yaşamak istiyorum...

Şiirin Yazarı :
¤ Halil Karadag ¤

Bugün Sahaflarda... Holy Roots allies via EVIL FORCES !!
Haydar Zaitsev ile sahaf sonrası ÇİKİ ÇİKİ ortamlar ...

Şüphesiz "ŞEYTAN" inananların kalbine VESVESE verir ...

The KÖTÜ niyetliler ...

https://i.hizliresim.com/k6Zk9v.jpg
https://i.hizliresim.com/Z32DXz.jpg

ŞEYTAN'ın şerrinden sana sığınırım...

The İYİ niyetliler ...

https://i.hizliresim.com/r1YQ5z.jpg

TOTAL DAMAGE : 80 TL

SİTEYİ AMACI DIŞINDA KULLANMAYIN! ADI ÜSTÜNDE "1K" UMARIM AÇILIMININ 1000KİTAP OLDUĞUNU BİLİYORSUNUZ! 1000KIZ FELAN DEĞİL!!

İsmet Özel'in radyo programlarından derlenen Kırk Hadis kitabının 15 - 20 dklık kesitler halinde yeni yayınlandığı youtube kanalı ve videoları: https://www.youtube.com/...H9-kvZ0tbS02A/videos

Haber linki:
http://www.dunyabizim.com/...lari-artik-youtubeda

bir köy arabası hikayesi
Bu hikayeyi Rahime'ye ithaf ederim.

Köye gidecek olan arabaya biniyorum. İki kişi var arabada. Bir kadın ve kızı. Aralarında konuşuyorlar. Anne, kızım somun ekmeği ile yağı aldın mı diye soruyor. Kız aldım aldım diye cevaplıyor. Bir süre geçiyor, kaç somun aldın, yarma ununu aldın mı diye soruyor. Kızı, beş tane aldım yarma ununu da aldım diye karşılık veriyor. Bir süre daha geçiyor. Anne, kızım aldığın eşyaları nereye koydun? Diye soruyor. Kızı, hepsini bir çuvala koydum şoför de arka bagaja koydu diye karşılık veriyor. Anneyi telaş alıyor, domatesleri en altına mı koydun, ya ezilirlerse, biberleri de mi en alta koydun? Kızı sorulardan ve annesinin gereksiz endişelerinden bıkmış gibi ''anne ben hepsini düzenli olarak çuvala koydum, domatesleri en üste koydum, biberleri de domateslerin üzerine, ekmeği domateslerin altına, yarma ununu ve yağı da en altına koydum'' diyor. Anne yerinde durmuyor, telaşlı, endişeli bir şekilde ''ya çuval devrilirse, ya çuvalın üzerine başka eşyalar koymuşlarsa'' telaşlanıyor.. Kız başını cama dayamış dışarıya bakıyor, annesinin gereksiz olarak gördüğü endişelere ve telaşa hiç kulak asmıyor. Dışarıda gelip geçenlere bakıyor.. Genç bir kız kim bilir neler geçiyor aklından, neleri hayal ediyor. Anne yerinden kalkıp şoföre gidiyor. Çuvalının üzerine herhangi bir eşya koyup koymadıklarını soruyor. Şoför, endişelenecek bir şeyin olmadığını, çuvalın üzerine de bir şey indirmeyeceğini söylüyor. Anne tekrar arabaya binip kızının yanına oturuyor, ‘’şoför endişelenecek bir şey olmadığını söylese de kızın senin gözün kulağın çuvalda olsun’’ diyor. Kızı karşılık vermiyor, başındaki örtü açılmış boynu açıkta kalmış görünüyor. Anne, ''kızım eşarbını iyi bağla saçın, boynun görünüyor'' diye uyarmayı ihmal etmiyor. Kızı rastgele düzeltiyor eşarbını. Şoför yeni gelen iki yolcuyu karşılıyor bir baba ve kızı. Baba kızını boş ve kendince güvenli, rahat bildiği koltuğa oturtuyor. Arabadan çıkarken bana bakıyor, sanki kızını her an kapacakmışım kızını her an kollarıma alacakmışım gibi bakıyor. Yüzümü başka yöne çeviriyorum. Tanıdık gelmiyorum hiçbir yolcuya. Yabancı bir köye gideceğim, elimde kamera. Kameraya bakıyor sonra yüzüme. detaylı bir şekilde beni süzdükten sonra arabadan çıkıp ihtiyaçlarını almaya gidiyor. Giderken şoföre ne zaman yola çıkacağını soruyor. Şoför, en geç yarım saate çıkacağını söylüyor. Baba, hızlı hızlı adımlarla çarşıya doğru yürümeye başladı ve gözden kayboldu. Babanın kızı ile annenin kızı konuşmaya başlıyorlar. Birbirlerini tanıyorlar. İki genç eş giriyor arabaya. Kadının kucağında küçük bir çocuk, adamın elinde birkaç poşet. Arabada oturacak yer arıyorlar, koltukların üstü eşyalarla dolu. Kadının kocası iki koltuğun üzerindeki ekmekleri, boş bidonları, satılmaya getirilmiş ama satılmamış peynir kovasını, salataları, iri bir karpuzu, yağ küpünü koltukların üzerinden kaldırıyor. Eşini camın kenarında oturtuyor. Uyku haplarını yedin mi diye soruyor. Eşi de yediğini söylüyor. Kadın, zayıf ve cılız bir kadın, kucağındaki bebek esmer. Köy kadınları arabalara alışkın olmadıkları için arabada kusuyorlar en kısa mesafede bile mideleri bulanıyor. Bunu engellemek için uyku haplarını yiyorlar arabaya binmeden ve uyuyarak geçirirler yolculuklarını. Kimisi de bir yudum gaz yağı, benzin ya da mazot yutuyor. Gözlerini kapatıp bir yudumda yutmaya çalışırlar. O bir yudumu yuttuklarında artık arabada başı dönse bile kusmazlar. Kimisi de bir yudum benzini ya da mazotu yuttuğunda anında kusarlar ve son kusmaları olur. Esmer bebek ağlamaya başlıyor, kadının başı ağırlaşıyor uyku hapından. Çocuğu kucağında bir ileriye bir geriye doğru sallıyor, dudaklarından ninniye benzer şeyler dökülüyor çocuğu susturmak için. Çocuk susmuyor, daha da ağlaması artıyor. Kadın daha da bir hızlı sallamaya başlıyor. Ama nafile, yetmiyor susmasına. Çantasından emzik çıkarıp ağzına sokuyor, bebek emziği diliyle geri itiyor yine ağlamaya devam ediyor. Kocası, süt getireyim diyerek arabadan çıkıp süt almaya gidiyor. Çocuk ağlamaya devam ediyor. Dışarıda bir ses geliyor. Şoför bir adamı arabadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Siktirgit gibi küfürler sallıyor adama. Adam şoförün ne kadar merhametsiz ve acımasız olduğunu haykırıyor. Adam daha bir bağırmaya başlıyor, ‘’vicdansız evladı’’ diye. Şoför adama daha sert müdahale ediyor, adamı geriye doğru itiyor. Adam gözüme daha bir net görünüyor. Şoförün ittiği adam bir dilenci. Arabalara biniyor, bir yerden bir yere arabalara bedava binerek gezen bir dilenci. Belki de bütün ilçenin gencinden yaşlısına, yaşlıdan çocuğuna kadar o ilçede yaşayan herkesin bildiği bir dilenci. Arabamız bir ilçenin merkezinden diğer ilçenin merkezine ve oradan da köye geçecek olan bir araba. Dilenci de gideceğimiz ilçeye gitmek istiyor. Şoförün yanına şoförün köyünden olan muhtar gelip şoföre destek oluyor. Muhtar da dilenciyi itmeye başlıyor, ona laf yetiştirme yarışına katılıyor. Kızın babası da işlerini bitirmiş olmalı ki o da olaya katılıyor. Üçü birden dilenciyi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dilencinin üstü başı eski elbiseler, elbiseleri yer yer aşınmış, yırtık görünüyor. Muhtar oradakilerin gözüne girmek istercesine dilenciye hakaretlerini daha da arttırıyor ama dilenci arabaya binmekte ısrarlı. Muhtar cebinden telefonunu çıkarıyor ‘’bu ilçenin emniyet amirinin numarası bende var, ben şimdi ararsam hemen gelir ve bu dilenciyi hapse atar’’ diyor gururlu bir ses tonuyla. Telefonundan numaraları tuşluyor. Şoför, ‘’gerek yok muhtarım, bu kendini bilmez dilenci yüzünden emniyet amirini buraya çağırmayalım, ayıp olur adama’’ diye ricada bulunuyor. Muhtar dilenciye bakarak buradan gitmezsen hemen ararım diye tehdit etmeye başladı. Dilenci bakıp gülüyor sonra şerefsiz diyerek geriye çekiliyor, yüzünü çarşıya çevirip uzaklaşıyor. Kızın babası, ‘’muhtarım böyle kişiler yüzünden emniyet amirini çağırmaya gerek yok ben bir yumruk atsam adam hiçbir zaman yerden kalkamaz, vursan olmuyor vurmasan olmuyor’’ diyor. Şoför, muhtar ve kızın babası aralarında daha alçak sesle konuşmaya başlıyorlar. Sigaralarını sarıyorlar. Babanın kızı annenin kızına sesleniyor ‘’Remziye biz bugün bir yere gittik çok güzel eşarplar vardı bak bu eşarbı oradan aldım’’ diyerek çantasından mor renkli üstü çiçek ve kuş desenleriyle çizilmiş eşarbını çıkarıp uzatıyor Remziye’ye. Remziye merakla eşarbı eline alıp eşarba bakıyor. ‘’Çok güzel bir eşarp, kaç paraya aldın bunu Ayşe?’’. Ayşe, biraz bekliyor, düşünüyor sonra ‘’otuz beşeydi ama bizim tanıdık orada çalışıyordu o adam bize yardımcı oldu, bunu yirmi beşe aldık’’ diyor, yüzü gözü gülümsüyordu. Remziye, ‘’yine de çok pahalı, keşke dayımın çalıştığı yerden alsaydınız on liraya satıyorlar, o eşarplar da aynen böyle’’ karşılığını veriyor. Ayşe, biraz somurtuyor, heyecanı ve zevki birdenbire kaçıyor ‘’ama o eşarplar ipekten değil, bu eşarp hep ipekten, kumaşına dokunsana ne kadar yumuşak’’. Remziye elini yavaşça dokunduruyor eşarba ‘’evet, öyle’’ demekle yetiniyor ve başını tekrar oturduğu koltuğun camına yaslıyor. Çocuk bir türlü susmuyor ağlamaktan, kocası süt almaya gitti ama bir türlü dönmedi. Çocuğun ağlama sesleri ağrıyan başıma dank ediyor, çekiç gibi iniyor başıma ağlama sesi. Kadın zorlanıyor susturmakta. Zeynep’in annesi ‘’çocuğu bana ver ben sustururum’’ diyor. Kadın çaresizliğini hissediyor, çocuğu tereddütlü bir şekilde kadına uzatıyor. Kadın, çocuğu kucağına alıyor, biraz sonra çocuk susuyor. Kadın, Allah razı olsun çocuğunu geri kucağına alıyor. Zeynep annesine hayranlık dolu bir bakış atıyor. Kadının kocası sütü almış geliyor. Eşinin yanına geçip oturdu. Çocuğa baktı, uyumuş, eşine bakıyor uyku ile uyanıklık arasında. Poşetten birkaç çilek çıkarıyor eşine uzatıyor. Eşi bir çilek alıp ısırıyor. Adam çilekleri etrafındaki insanlara da uzatıyor. Herkes alıp yemeye başlıyor. Bana da uzatıyor ‘’sağol’’ diyerek ret ettim. Adamın tırnaklarını görünce yiyesim gelmedi. Tarlada kazma kürek işinden yeni çıkmış bir hali vardı, belki de inşaattan yeni ayrılmış. Bilmiyorum. Bilmek de istemedim. Şoför gelip boş koltuklara bakıyor, beş koltuk boş. Sıcaktan bunalım geçiriyorum. Şoföre bağırarak kızamıyorum, yabancı biriyim, gelip geçen yüzüme bakıyor. İki genç giriyor arabaya, gözleri hemen arabada olan iki genç kızı görüyor. Birisi berberden yeni çıkmış gibi saçları taralı, ortasını dikleştirmiş, enseyi uzatmış. Diğeri saçlarını düz bir şekilde yana taramış. Ellerinde son model telefonlar boş buldukları koltuğa gelişi güzel oturuyorlar. Kulaklarında kulaklık ve üzerindeki elbiseler şık görünümlü pazardan alınmış ucuz tişörtler ve bitpazarından alınmış dar paçalı, dizleri yırtık paltolunlar. Dönüp bana bakıyorlar, başımı başka yöne çeviriyorum. Saçları dik dik olan genç telefondan kızlarla çekmiş olduğu fotoğrafları arkadaşına gösteriyor. Göz ucuyla gizli gizli bakıyorum. Fotoğrafın birinde beş kişi var ikisi erkek üç kız. Kızlardan birinin fotoğrafını yakınlaştırıyor, vücut hatları üzerinde geziyor parmağı. Saçları dik dik olan genç, arkadaşına ‘’bunu tavladım kanka’’ diyor. Diğer düz saçlı genç, heyecanlı ve meraklı bir şekilde ‘’nasıl tavladın kanka bu at gibi kızı’’ ? Saçları dik dik olan genç ‘’çok şükür tipimiz yerinde’’ diyor mağrur bir ifadeyle. Aralarında pısır pısır konuşuyorlar. Saçları düz olan genç şehirde kız tavlamamışlığı her halinden belli ki önündeki koltukta oturan Ayşe’yi göstererek yüz ifadesiyle ‘’bu nasıl kanka’’ diyerek saçı dik dik olan kankasına danışıyor. Kankası, ‘’taş gibi, iyi gider’’ diyor. Seviniyor kendi içinde, sevindiği her halinden belli. Köylü kızına kolay lokma olarak bakıyor. Biraz daha konuşuyorlar aralarında sonra arabadan inip kızların tam görecekleri yere geçip Parliament paketinden sigara çıkarıyor düz saçlı adam ve arkadaşına da uzatıyor. İçip gülüşüyorlar, sigarayla o kızları tavlayacaklarını düşünüyorlar.

Arabada iki kişilik yer boş, şoför dönüp dolaşıp o yere bakıyor. Çıkmamız gerekirken hala gelecek olan müşterileri bekliyoruz. Şoförün telefonu çalıyor, telefonda konuşuyor. Telefonu kapattıktan sonra müşterilere dönüp ‘’falan filan kişiler gelecek artık onları beklemek zorundayız’’ diyor. Yolculardan oflama sesi yükseliyor, pek de yükselmiyor aslında. Şoföre ayıp olur gibi bir düşünce olmalı herhalde. Herkes birbirlerini tanıyorlar. Bir ben yabancıyım aralarında. On dakika sonra iki yaşlı erkek ve kadın geliyor. Dört kişiler, nereye oturacaklar diye bir korku sezmiyorum. Çünkü yabancıyım ve tanıdıkları olan iki genci yerinden kaldırırlar diye düşünüyorum. Öyle oluyor, iki genç kalkıyor yerinden. Diğer iki koltuğa yığılmış çuval ve poşetleri şoför kendinden emin bir şekilde yerinden kaldırıp ara koridora düzenli bir şekilde indiriyor. Çuval ve poşetleri alıp indirip yerlerinde sağlam olduklarından emin olana kadar en az üç kez dikkatli bir ifadeyle bana bakıyor. Nihayet içinde duran soruları bozuk Türkçesiyle benimle konuşmaya başlıyor ‘’sen kimsin genç, nerden geldin nereye gidiyorsun’’ diyor. Herkesin başı benden yana dönüyor, gözlerime bakıyorlar, şaşırıyorum kısık bir ses çıkıyor ağzımdan ‘’abi ben, şu köye gideceğim’’, şoför bana bakıp ‘’oralı mısın’’ – evet oralıyım diyorum. Şoför gülümsüyor ‘’oğlum niye o kadar yabancı duruyorsun, kimseyle hoşbeş etmiyorsun’’ diyor. ‘’Abi ben kimseyi tanımadığım için susuyorum’’ diyorum, şoför gülümseyerek çıkıyor arabadan. Önümde duran yaşlı amca saçları dik dik olan gence bakıp ‘’bu ne biçim saç oğlum, gavurlar gibi olmuşsun’’ diyor. Diğer amca sitem etmeye başlıyor ‘’bunların gominist oldular, bizim orada okuyan kaç kişi varsa değişiyor, saçlarına sakallarına şekil veriyorlar. Allah ıslah etsin hepsini’’ diyor ve devam ediyor kendi kendine. Gençler gülmekle yetiniyorlar ardından telefona tekrar gömülüyorlar. Şoför ön koltuğa geçip orta kapının tuşuna basıyor, kapı kapanıyor. Arabanın içi çuval ve poşetlerle dolu, teyipten bir dengbej parçası çalmaya başlıyor. Yola çıkıyoruz…https://www.youtube.com/watch?v=mMSwgG4UOWo

İsmail | Synergy, Profesör'ü inceledi.
 11 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · 7/10 puan

Açıkçası pek memnun kalmadım. Son yıllarda öne çıkmış bir yazar, özellikle bu eseri ile övünmüş olsa da ben umduğumu bulamadım. Kitap kapağında yazan, kurgu üzerine övücü sözler de benim istediğimi veremedi.Eser ağırlıklı olarak psikolojik bir hava içerisinde gidiyor. Yoğun bir gerilimi de bulamadım. Başkarakter Profesörün yaşamış olduğu, hep tekrar eden halüsinasyonlar ve kaçırılan kızın yaşamış olduğu olaylar belli bir yerden sonra sıkmaya başladı. Kitabın sonlarına doğru biraz daha güzelleşse de, genel olarak verdiğim puanın ölçüsünde olduğunu düşünüyorum.

Kurgunun güzel olduğunu düşünmüyorum. En azından kısıtlı diyebilirim. Kaçırılan kız açısından olsun, profesörün kendi ruh halinin vermiş olduğu görüntüsü olsun, zayıf olması, eseri hep bir iteleme ile okumamıza neden oluyor. Olaylar öngörülebilir olması ve ileride olacaklar açısından okuyucunun güçlü bir tahminde bulunması ve tahminine yakın bir sonuç çıkma ihtimalinin yüksek olması, merak duygusunu da ortadan kaldırıyor. Elbette ki profesörün hastalığı yüzünden ruhu ve bedeni ile vermiş olduğu mücadelesi gerçekten etkileyici idi. Bunun yanında kaçırılan kızın da yaşayacak olduğu olumlu ve olumsuz olaylar karşısında gösterdiği tutumu, okuyucuda hem psikolojik hem de sosyal kişiliğimizi irdelememize neden oluyor. Kısacası okunmayacak bir eser değil fakat güçlü bir gerilim beklemeyin derim. Daha çok psikolojik travmalar üzerinden besleniyoruz. Bu tür eserlere ilgi duyanlara Ted Dekker'i tavsiye ederim ki hem psikolojik hem de gerilim açısından yüksek kalitedir. Şu eserlerini okuyunca, Profesör'ü baz alarak ne demek istediğimi anlayacaksınız. Saygılar... Kemik Adamın Kızları /> Adaletin Gizli Mezarlığı

Bu incelemem Derya (Bahir) DENİZ 'e ithaftır.



Yazmak zor be! Oh, bir öykü daha bitirdim. Sabah sabah( 6:00) ne yapsam ki? Yazılmaz da artık anasını satim. Bari bir öykü kitabı okuyayım. Yerli bir kitap olsun. Tabii ya, yerli olsun. Şu kuşa bak yahu, nasıl da şakıyor sabah sabah. Deniz bey ne dediydi? Solovey? Solovey’in Türkçesi ne acaba? A, bülbülmüş. Bülbül mü? Daha gün ağarmadan bülbül mü ötermiş aga? Nightingale İngilizcesi gerçi. Olur mu olur.
Du bakim, ne okusam. Bunu okudum. Bunu yarım bıraktım. Bu kim ya, hiç duymadım daha evvel. Zafer Berke, kitabının adı,Yeni Zaman. Zaman ha, zaman. Bunu okuyacağım.

107 sayfada tam 15 öykü. Haydi bismillah.

1) Parça. Güzel öykü. Beğendim. Kim ya bu yazar? Ankara’da doğmuş. Ben Kayseri’de doğdum. O 57’li ben 61’liyim. A, İstanbul’da yaşamış. Ben gibi. İTÜ mü? Hem de maden. Yok artık. Ben de İTÜ’lüyüm. Kimya ama. Aynı yerde, Maçka’daymışız. Aynı yollar, zamanlar farklı. Hüzünlendim bak!

2) Satın Almacı. Teknik öyküydü. Çok teknik terim var. Hepsini anladım ama. Anlamayan da internetten baksın. Zaten bir kurmacanın bir vazifesi de bu değil midir? Çaktırmadan öğretmek. Geçmişte kalan kavramları yeniden canlandırmak zihinlerde. Geçmişle şimdi arasında büyülü bir link kurmak değil mi ki? Bazı terimleri neden tırnak içine almış ki? Okurun gözüne sokmuş. Ne gerek vardı ki? Okura güvenmek lazım gelirdi. Belki de üslubu böyledir.

Asıl verdiği ne kadar da güzeldi. Bu sehpa, bu uzaktan kumanda, önüme gelene kadar, hey yavrum hey, kimlerin elinden geçmiş meğer. Emek gelince akla, derya olur her şey. İşte bu deryayı anlatmış Zafer Berke.

“Nasıl bir yer olursa olsun, yeter ki insan eli değmemiş olsun.” Var mı yahu böyle bir yer Metto? Yok tabii, güzel metafor. Çaresizlik böyle dilleniyor işte güzel bir kalemde.

3) Yorgun Buluşma. <<<<<Kapıya doğru yürümeye devam ederken onun sormayı başaramadığı soruyu cevapladım:

"Belli bir yaştan sonra yalnızlık hissedince insan korkuya kapılıp, eski dostluklara sığınmaya çalışıyor." Ben çıkarken Hüseyin içeri girdi.>>>>>

Artık uzakta kalan eski dostlukları tahlil etmiş.

4) Dere. Merak duygumu hep canlı tutmayı başardı Allah için. Ah be ihtiyar, helikopter arayacak seni he mi? İlahi moruk, güneşlenmelerine bile ara verdiremedi yokluğun. Sense…Töbe töbe.

5) Kalabalıklar. "Orta yaşın üzerinde kibar bir adam (bazıları kısaca yaşlı diyor olabilir) şu anda yemek yiyor." Ben de öyle hissediyorum bazen. Orhan Pamuk olsa, bazan, derdi burada. Cins herif.

Öykünün hikayesinde geçen aynı duyguları ben de yaşamasam! Benim içine düştüğüm grup Taksim'de, LGTB idi. Bayrakları ne acayipti be. Kırmızı, kavuniçi, sarı, yeşil, mavi, mor. Kırmızıyla sarıyı karıştırınca kavuniçi oluyor. İstanbul’da turuncu diyorlar. Kilisliler mişmişi diyordu. Mor için kırmızıyla yeşili mi karıştırmak gerekiyor ki? Garip! Sanki bana siyah lazım kırmızıya gibi geldi. Neyse. Mor, eflatun değil mi? Eh işte. Öyküdeki kahramanımız sol bir gösteriye denk gelmiş. Gerçekten de insan kendini işe yarar hissediyor. İlla da bir gösteriye rastlamak lazım. Sağ-sol fark etmez.

6) Balıkçının Dönüşü. Galiba en çok insani bulup en çok güldüğüm öykü bu. “Vasati 40 çöp var” gibi bir şey. Ortak olunmaya çalışılan duygular o kadar sahici ki, hem çok güldüm, hem finalinde hüzünlendim çok.

<<<<<Varsayımla da olsa sonunda suçlunun bulunması, en azından kendi söylediklerinin ciddiye alınıp değerlendirilmesi balıkçıyı sevindiriyor. Çaresizlik içinde bocalamaktan sıyrılıp, kaybolan itibarını yeniden kazanmak amacıyla duyduğu son cümleyi tekrarlıyor: "Doğru, hayvan işte ne yapceksin!" Çevredekilerin yüzlerinde bakışlarını tekrar dolaştırdıktan sonra, sepetleri motoruna yerleştirirken kendini tutamayıp gülümsüyor: "Boşuna çekivedim iki sepet balığı; ancak motorun tamir parası çıkacak." >>>>>

7) Yeni Zaman. Kitaba adını veren öykü. Bir şey yazmayacağım. En iyisi okumak. Okuyunuz.

8) Ayak İzleri. Kahramanın arzu ve kaygıları billahi çok sahici. Sizin şimdi anlayamayacağınız kadar hem de. Çamurlu ayaklar vardı metropolde bir zamanlar. Lastik tabandan temizlenmez, temiz halıda iz bırakırdı. Ve sekreterler güzel bulunurdu hep. Tüm öykü boyunca çamurlu ayakkabıların sebep olduğu şeylerle boğuşma var.

<<<<<"Siz de benim gibi kapının önündeki çamura saplanmışsınız galiba" diyor, gülümsüyor. Utanç içinde, gözlerimi kısa bir süre için Ziya Bey'in hakiki kauçuk tabanlı ayakkabılarına değdiriyorum: Kenarlarında çamur var. Ziya Bey'le aramızda aynı çamura basmaktan kaynaklanan bir dostluk başladığını hissediyorum ...>>>>>

9) Leydi Angela. Bir ganyan kupon sahibinin, koşuyu dinleyip kuponun yattığı(kaybettiği) sürede Galata’da geçen o kısa sürede geçen insancıkların hayatlarından kesitler var. Tanıdık mekanlar, en çok da oralardan uzak olma hali hüzünlendiriyor. Sibel Can feat Halil Sezai – Galata, parçasını dinlemek istiyorum. Aklıma Kemal abi geliyor. Bir öykümde kullanmıştım Halil Sezai’nin bir parçasını. Metinciğim sağ olasın, benim oğlana da gönderme yapmışsın, demişti. Kemal Paracıkoğlu, Halil Sezai’nin babası. Bir öyküsünden dolayı onu intihalle suçlamış, kalbini kırmıştım. Bir mesaj atmıştı bana. Sen en büyüksün. Senin okumadığın kitap yoktur. Sen postmodern kurmaca bilmez misin ey be Metin, demişti. Nasıl da tırmalamıştı yüreğimi o mesaj. Sustum, cevap vermedim bir süre. Sonraki mesajlarıma da o cevap vermedi. Sonra eşine yazdım. Abla, dedim, bu saçma şey için kaybetmek istemem Kemal abiyi. Söyle ona, yazsın bana. Hem yanınıza geldiğimde çimdiklesin beni. Yok be Metin, gücenmedi sana. Böyle basit şey için kızmazdı sana o. Ama Metin be, biz Kemal’i kaybettik. Kemal öldü.

O dakikada terk ettim siteyi. Girmedim, öykü paylaşmadım bir daha. Sen nasıl adamsın yahu, adam gibi becerdiğin bir iş var mı, olacak mı bu dünyada? Üzücüydü çok.

10) Kaplumbağa. Kafka’nın Değişim’inin yeniden yazılımıydı. İlham verici bir postmodern öyküydü.

11) Topal. Benzeri düşünceler aklımdan geçtiği hatta bir iki kez yaptığım bir şeydi. Okumanız gerekir.

12) Pırlanta Yüzüklü Kadın. En zayıf bulduğum öyküydü. Elbette bu sübjektif bir yargıdır.

13) Mesut. Harala gürele geçen hayatımızda hep bizim kaygılarımız baş roldedir. Ne kadar az dinleriz birbirimizi. Ama Allah’tan düşünürüz sonradan. Bir öyküye dönüşür kafamızda Mesutlar.

14) Sihirli Sabah. Orwell-Huxley arası bir distopya denemesiydi. Finali oldukça başarılı buldum. <<<<<"Ne olmuş?" Adam kafasını çevirmeksizin cevapladı: "Birisi taş atıp mağazanın camını kırmış." İçimde korkunç bir şüphe oluştu. Tükürüğümü yutup, tekrar sordum: "Bir şey almış mı?" Adam umursamazca başını iki yana sallayıp: "Neredeyse hiç eksik yokmuş, bir tek pilli radyo çalınmış galiba" dedi.>>>>>

15) Hamdi Bey Uykuya Daldığında. İstanbul’da bir mekanda bir şey cereyan ederken, aynı anda dünyanın değişik yerlerinde nelerin cereyan ettiğini gayet güzel işlemiş. Toplumsal gerçekçi buldum bu öyküyü. Sevdim.

Bitirdim kitabı, aklımda binbir düşünce siteye girdim, aradım yazarı. Yok! Nasıl yani? Yahu adam ta 2004’de bastırmış kitabı. Nice eften püften (bu deyim çok ayıp kaçtı) kitabın isminin ilk kelimesinde yüzlerce sayfa geliyor da, bu güzel eserin suçu ne?

Ne yani, illa Can yayınları, Bilişim, YKY mi olmalıydı? Olmadıysa, yok mu demektir bu güzel eser? Vicdanınızaydı bu sorum. Baş başa bırakıyorum sizi vicdanınızla.