İnsan, kendi varlığının derinliklerinde bir güç sarhoşluğuna kapılır. Bu sarhoşluk, fark edilmeden işleyen bir çürüme gibidir; insan, yavaş yavaş çözülür ve hiçbir şeyin farkına varmadan kendi dibine gömülür.
Bu karanlık süreçte, pusun içinden belirsiz bir silüet belirir. İnsan, bu silüeti gördüğünde ona anlam yükler; çünkü hatırlanmak ister. Belki de bu silüet, geçmişten kalan bir iz, bir kurtuluş ihtimalidir. Umut, burada kendini yanılsama olarak yeniden üretir.
Fakat insan, hiçbir şeyi unutmayan o varlıkla yüzleştiğinde anlar: Bu karşılaşma bir kurtuluş değil, bir hatırlayıştır. Ve o anda kavrar ki oyun sandığı şey, aslında hiç başlamamış ve bu yüzden asla bitmeyecek bir döngüdür.
kendi günahını kendisi gördüğünden,
çünkü kendinin görmesi yeter
yüce bir gönüle utanmak için,
gökyüzü ve toprakla yalnızken bile
utanır bir hata işlediğinde.