Romancıların ya da kahramanlarının bitmiş aşklarını irdelemeleri okur için çok dokunaklı olmakla birlikte ne yazık ki epeyce yapaydır. Geçmiş aşkımızın muazzamlığıyla şimdiki kayıtsızlığımız arasındaki, yüzlerce somut ayrıntı -konuşma sırasında hatırlanan bir ad, bir çekmecede bulunan mektup, bizzat söz konusu kişiyle karşılaşma, hatta deyim yerindeyse ona sonradan sahip olma- sayesinde bilincine vardığımız tezat bir sanat eserinde bizi kahrettiği, gözyaşlarımızı zor tuttuğumuz halde hayatta aynı tezatı duygusuzca saptarız; çünkü şimdiki ruh halimize kayıtsızlık ve unutuş hâkimdir, sevgilimiz ve aşkımız artık bize olsa olsa estetik açıdan hitap eder ve aşkla birlikte dert de, acı çekme yetisi de yok olmuştur. Dolayısıyla bu tezatın dokunaklı hüznü sadece manevi bir gerçektir. Yazar tezatı tasvir ettiği tutkunun sonuna değil başına yerleştirse psikolojik bir gerçeklik haline de gelebilirdi.
Zaten hayatta birçok kez birini sevmeye başladığımızda, o sırada onun haricindeki bütün kadınlara karşı ne kadar kayıtsızsak, zamanı geldiğinde düşüncesi bize hayat veren kadına da o kadar kayıtsız kalacağımızı tecrübemiz ve sağgörümüz sayesinde -aşkının ebedi olduğu duygusuyla, daha doğrusu yanılgısıyla dolu olan kalbimizin itirazlarına rağmen- biliriz… Adını duyduğumuzda sancılı bir haz yaşamayacağımızı, el yazısını gördüğümüzde ürpermeyeceğimizi, onunla sokakta karşılaşabilmek için yolumuzu değiştirmeyeceğimizi, onunla heyecanlanmadan buluşacağımızı, hezeyana kapılmadan ona sahip olacağımızı biliriz. O zaman bu su götürmez öngörü, onu sonsuza dek seveceğimiz yolundaki saçma ve güçlü önseziye rağmen bizi ağlatacaktır; aşk ise, yine üzerimize sonsuz gizemi ve hüznüyle bir güneş gibi doğmuş olan aşk, ızdırabımızın karşısına garip ve derin ufkunun bir bölümünü, efsunlu yalnızlığının