Elzbieta o ilkel yaratıklardan biri gibiydi; ortadan ikiye ayrılsa da yaşamaya devam eden bir solucan, civcivleri birer birer elinden alınsa da geriye kalan tek civcive annelik yapan bir tavuk gibi. Yaratılışı böyleydi; dünyanın adaletini, yıkımın ve ölümün dal budak saldığı bir hayatın yaşamaya değer olup olmadığını sorgulamıyordu.
Arzular kızgın birer alev, insanlar yakıttı burada; insanlıksa kendi yozlaşmışlığında kokuşmakla, için için yanmakla, çamurlarda yuvarlanmakla meşguldü. Bu adamlar kendi rızaları olmadan bu can pazarının içine doğmuş, ellerinden başka bir şey gelmediği için bunun bir parçası olmuştu; hapiste olmak onları utandırmıyordu çünkü oyun başından beri adil değildi, zarlar hileliydi. Milyonlarca dolarla üçkağıtçılık yapanların tuzağa düşürüp bir kenara attığı, ufak paralarla üçkağıtçılık yapan hırsızlardı onlar.