Tarih kör bir tekerrürden ibarettir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Atatürk tarafından rafa kaldırılan çoğulcu demokrasiyi, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kesintisiz hüküm süren Erdoğan bile raftan indirmedi. Yaşanan tarihsel olay (1922'de emperyalizme karşı askeri zafer ya da modern dönemde askeri/bürokratik vesayete, darbe girişimlerine karşı kazanılan siyasi zaferler) o kadar büyük ve kutsaldır ki, onun etrafında kurulan anlatı tartışılamaz hale getirilir. Büyük zaferin sahibi olan kurucu iradeye muhalefet etmek, sıradan bir siyasi rekabet olarak görülmez; doğrudan "zafere, devlete veya milletin varoluşuna ihanet" olarak kodlanır. 1920'lerde muhalefet "devrim karşıtı/mürteci" olarak tasfiye edilirken, günümüz popülizminde "yerli ve milli olmamakla" veya "vesayetçilikle" suçlanarak oyun dışı bırakılır. 1920'ler (Yukarıdan Aşağıya): "Halka rağmen halk için." Meşruiyetini geçmişteki askeri başarıdan alır. Amacı, toplumu dönüştürmek, sekülerleştirmek ve kurumları sıfırdan inşa etmektir. Halkın rızası bir önşart değildir, gelecekte ulaşılacak bir hedeftir. 2000'ler (Aşağıdan Yukarıya/Popülist): Meşruiyetini sürekli yenilenen sandık zaferlerinden alır. Amacı, eski seküler elitlerin kurumlarını tasfiye ederek muhafazakar bir hegemonya kurmaktır. Gücünü "tarihsel olarak ezilmiş çoğunluğun sesi" olma iddiasından devşirir. Günümüz siyasal İslamcı pratiğinin, 1920'lerin o katı merkeziyetçi ve devlet odaklı gücü tek elde toplama teknolojisinden yapısal bir miras devraldığı söylenebilir. Türkiye siyasetinde her gelen güç grubu, bir öncekini "otoriterlik" ile suçlayarak gelir ancak gücü konsolide ettiği anda, devletin o genetik koduna dönüşür: "Büyük bir tehlikeyi savuşturduk, o halde tüm güç bende toplanmalı." Kurucu elitlerin devleti korumak adına çoğulculuğu feda etmesi,
Tarih
Kurucu liderlik, yeni kurulan kırılgan ulus-devleti içerideki muhafazakar/saltanat yanlısı reaksiyonlardan ve dışarıdaki jeopolitik risklerden korumanın tek yolunu, gücün Ankara'da ve tek bir merkezde toplanmasında gördü. Böylece, 1920'lerin başındaki "Meclis Demokrasisi", yerini 1950'ye kadar sürecek olan kontrollü ve otoriter bir sözde "Modernleştirici Tek Parti" yönetimine bıraktı.
Tarih
Reklam
Milli Mücadele’yi yürüten Birinci Meclis, homojen bir yapıdan uzaktı. İçinde İslamcılar, Kürtçüler, Bolşevik sempatizanları, liberal itilafçılar, Türkçüler, ırkçılar ve saltanat yanlıları bir aradaydı. Bu meclisin ürünü olan 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, ademi merkeziyetçi (yerel yönetimlere geniş yetkiler tanıyan) unsurlar barındıran, meclis üstünlüğüne dayalı ve gücü tek bir liderde toplamayan esnek bir metindi. Çünkü o dönemin temel motivasyonu "ortak varoluş ve kurtuluş" üzerine kuruluydu. Ancak askeri zafer kazanılıp dış tehdit geriledikten sonra, "Devletin yeni karakteri ne olacak?" sorusu ortaya çıktı. Bu soru, meclis içindeki Birinci Grup (Mustafa Kemal ve radikal modernleşme yanlıları) ile İkinci Grup (meclis egemenliğini, geleneksel kurumları ve mutlak yasama denetimini savunan muhalefet) arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkardı. Demokratik tecrübenin rafa kaldırılmasının ilk büyük mekanik adımı, Nisan 1923’te Birinci Meclis’in feshedilerek seçime gidilmesi oldu. Seçimlerden hemen önce yapılan kanun değişikliğiyle, Halk Fırkası'nın (ileride CHP) çekirdeğini oluşturacak olan Müdafaa-i Hukuk Grubu dışındaki adayların seçilmesi zorlaştırıldı. 1923 yazında açılan İkinci Meclis, İkinci Grup’un neredeyse tamamen tasfiye edildiği, adayların bizzat kurucu liderlik tarafından belirlendiği homojen bir yapıya dönüştü. Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923) ve Hilafetin kaldırılması (3 Mart 1924) gibi radikal adımlar, bu dikensiz gül bahçesi haline getirilmiş meclis ortamında atıldı. 1921 Anayasası'nın getirdiği meclis hükümeti sistemi ve demokratik idari yapı, yerini 1924 Anayasası ile yürütmeyi (hükümeti ve cumhurbaşkanlığını) güçlendiren ve devleti merkezileştiren bir mimariye bıraktı. Kurucu elitin 1919-1924 arasındaki demokratik tecrübeyi "askıya almasının" arkasındaki
Tarih
Türkiye’de 1919-1924 arası dönemi, sadece bir askeri kurtuluş mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Bu beş yıl, aynı zamanda dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde, bir savaşın ortasında yürütülen, son derece canlı, kaotik ve radikal bir demokrasi deneyi alanıdır. Daha sonra kurulacak monolitik (tek sesli) yapıdan önceki bu dönem; tabandan tavana yükselen sivil inisiyatifler, parlamentonun yürütmeyi nefes aldırmadan denetlediği "hiper-parlamentarizm" ve hatta Türkiye tarihinin en ileri yerel yönetim (ademi merkeziyet) tasavvurlarını barındırır. Milli Mücadele, Ankara’da tek bir merkezden düğmeye basılarak başlamadı; aksine yereldeki sivil direniş odaklarının (Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin) birleşmesiyle doğdu. 1919-1920 arasında Anadolu ve Trakya’da 30’a yakın yerel kongre (Balıkesir, Alaşehir, Erzurum, Sivas, Nazilli, Lüleburgaz vb.) toplandı. Bu kongreler, bürokratik bir atamayla değil, bölgenin eşrafı, din adamları, tüccarları ve eski mebuslarının seçimiyle oluşan otonom meclisler gibi çalıştı. Örneğin Balıkesir ve Alaşehir kongreleri, İstanbul Hükümeti’ni de Mustafa Kemal’i de doğrudan muhatap almadan, kendi bölgelerinde vergi toplama, askere alma ve idari kararlar verme yetkisini kendilerinde gördüler. Bu, devlet otoritesinin çöktüğü bir fetret devrinde, halkın meşruiyeti kendi yerel iradesinde araması bakımından müthiş bir taban demokrasisi örneğidir. 23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis, dünyadaki pek çok parlamento tarihine taş çıkartacak bir yasama üstünlüğüne sahipti. Meclis Hükümeti Sistemi yürürlükteydi; yani ayrı bir hükümet veya kabine yoktu, meclisin kendisi hükümetti. Başbakan veya Cumhurbaşkanı kendi bakanlarını seçemezdi. Her bir bakan (vekil), meclis genel kurulunda milletvekilleri tarafından tek tek oylanarak seçilirdi. Bu durum, icranın
Tarih
Ortadoğu’daki bugünkü krizlerin köklerine indiğimizde, Britanya İmparatorluğu'nun "böl ve yönet" (divide and rule) politikasının ve diplomatik stratejisinin en kalıcı eseri Filistin topraklarında karşımıza çıkıyor. İsrail devletinin kurulma süreci, tamamen İngiliz diplomasisinin ve askeri mandasının gözetiminde, tabiri caizse laboratuvarda hazırlanmış bir jeopolitik proje gibi yürütüldü. Bu sürecin ilk resmi ve en kritik belgesi, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un siyonist hareketin liderlerinden Lord Rothschild'e gönderdiği mektuptur. İngiliz aklının Filistin topraklarında bu süreci nasıl ilmek ilmek ördüğünü kronolojik olarak incelediğimizde, "psikolojik savaş ve çıkar odaklı diplomasi" daha da netleşiyor: McMahon-Hussein Görüşmeleri 1915 - 1916 İngiltere’nin Kahire Yüksek Komiseri Henry McMahon, Mekke Şerifi Hüseyin’e Osmanlı’ya karşı isyan etmesi karşılığında bağımsız bir büyük Arap krallığı sözü verdi. Bu, Arapları cepheye sürmek için kullanılan ilk büyük psikolojik hamleydi. Sykes-Picot Anlaşması 1916 Araplara bağımsızlık sözü veren İngiltere, arka kapıda Fransa ile gizli bir anlaşma imzalayarak Osmanlı’nın Ortadoğu topraklarını (Filistin dahil) kendi aralarında paylaştı. Yani aynı topraklar ikinci kez, bu defa Fransızlara ve kendilerine vaat edildi. Balfour Deklarasyonu 1917 İngiliz ordusu henüz Kudüs'e girmeden önce, Dışişleri Bakanı Arthur Balfour yayınladığı deklarasyonla Filistin topraklarında bir "Yahudi ulusal evi" kurulmasını desteklediklerini resmen ilan etti. Aynı topraklar üçüncü kez, bu sefer Siyonist hareketine vaat edilmiş oldu. İngiliz Mandası ve Altyapı Süreci 1920 - 1948 Dünya Savaşı sonrası Filistin resmi olarak İngiliz Mandası oldu. Bu 28 yıllık süreçte İngilizler; Yahudi göçünü organize etti, gelen nüfusun kendi eğitim,
Filistin
1942 Varlık Vergisi uygulaması resmi tarih anlatılarında iddia edildiği gibi "savaş koşullarının yarattığı olağanüstü bir enflasyonla mücadele tedbiri" ya da "karaborsacıları cezalandırma hamlesi" kesinlikle değildir. Bu perspektife göre Varlık Vergisi; İttihat ve Terakki ile başlayan, 1920'lerde İş Bankası kliğiyle süren ve 1930'larda devlet kapitalizmiyle kurumsallaşan "milli burjuvazi yaratma" ve "mülksüzleştirme" projesinin mantıksal, kaçınılmaz ve en şiddetli zirve noktasıdır. 1930'ların devletçi birikim modeli bu vergiyle hem kendi sınırlarına dayanmış hem de nihai sınıfsal hedefine ulaşmıştır. 1930’ların devletçilik politikası, altyapıyı ve sanayi girdilerini devlet eliyle ucuzlatarak yerli (Müslüman-Türk) sermayeye bir zemin hazırlamıştı. Ancak İstanbul ticaret sermayesi ve gayrimenkul stoku hala büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. 1942 Varlık Vergisi, 1930’larda palazlandırılan yerli unsurlara alan açmak için devlet zoruyla yapılan doğrudan bir sermaye tenkisidir (kesintisidir). Verginin yüzde 80'inden fazlasının gayrimüslim vatandaşlara yüklenmesi ve ödeyemeyenlerin Aşkale’ye çalışma kamplarına gönderilmesi, ekonomik olmaktan ziyade yapısal bir sınıfsal mühendisliktir. Devlet, 1930'larda kendi eliyle büyütemediği yerli tüccarı, gayrimüslimlerin mülklerine değerinin çok altında el koydurarak (asli birikim mekanizmasını işleterek) bir gecede devasa servetlerin sahibi yapmıştır. 1930’lardaki devletçilik, devlet aygıtını elinde tutan bürokratik oligarşiye toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkileri üzerinde mutlak bir kontrol yetkisi vermişti. İşte 1942'deki bu pervasız mülksüzleştirme hamlesi, ancak 1930'larda kurulan o muazzam devlet tekeli ve otoriter idari yapı sayesinde mümkün olabilmiştir. Devletin kendini toplumun ve hukukun üzerinde "özerk bir mutlak güç"
1000Kitap
Reklam
Reklam