Bilimkurgunun erken dönem isimlerinden biri olan Maurice Renard (1875-1939), Fransız edebiyatında “olağanüstü-bilimsel roman” fikrinin öncülerinden kabul edilir. Bilimi sadece teknolojik keşifler için değil; insan doğasını, korkularımızı ve bilinmeyene duyduğumuz merakı sorgulamak için kullanan bir yazardır.
Renard’ın bilimkurguya katkısı, fantastik ile bilimi kesin çizgilerle ayırmamasında yatar. Onun hikâyelerinde deneyler, bilinmeyen varlıklar ve bilimsel fikirler çoğu zaman gotik bir atmosferle birleşir. Bu yönüyle Edgar Allan Poe’nun tekinsizliği ile H. G. Wells’in bilimsel hayal gücü arasında bir yerde durmaktadır.
Fihrist Kitap’ın yayımladığı Görünmez Olmak İsteyen Adam, Renard’ın üç hikâyesini bir araya getiriyor:
-> Görünmez Olmak İsteyen Adam: H. G. Wells’in Görünmez Adam fikrine cevap niteliğinde. Renard, “gerçekten görünmez olan biri nasıl görebilir?” gibi bilimsel bir açmaz üzerinden Wells’in eserini sorguluyor.
-> Perili Köşk: Hayalet anlatısı gibi başlayan ama bilimsel açıklamalarla ilerleyen, fantastik ve bilimkurgunun sınırlarını bulanıklaştıran bir öykü. (Poe - Usher Evi'nin Çöküşü ile çapraz okunmalı bence)
-> Marslılar: Kısa ama etkili bir bilimkurgu fikriyle, uzay ve bilinmeyen yaşam temasını işleyen bir metin. (En sevdiğim öykü oldu)
Onu okurken akla gelen isimler arasında H. G. Wells, Edgar Allan Poe, Jules Verne ve daha sonra gelen Philip K. Dick gibi yazarlar var. Wells gibi bilimin sınırlarını kurcalıyor, Poe gibi tekinsiz bir hava yaratıyor; ama Renard’ın farkı, bilimsel fikri çoğu zaman “acaba mümkün mü?” sorusundan çok “insan bununla karşılaşırsa ne olur?” noktasına taşıması.
**Bilimkurgunun emekleme döneminde, türün sadece uzay gemilerinden ibaret olmadığını gösteren; bilim, korku ve hayal gücünü aynı potada eriten
Öksüzlerle dolu bir tren ve tavan arasında sıkışmış anılar...
Tarihi gerçeklerin etrafında oluşturulmuş kitapları severseniz bu kitap tam size göre. 1929-1939 yılları arasında uygulanmış bir proje Öksüzler Treni. Çeşitli yetimhanelerden toplanmış öksüz çocukların bindirilip, koruyucu ailelere verilmek için yolculuk ettiği, yolculuk süresince farklı duraklarda çocukların sergilenerek ailelere tanıtıldığı bir uygulama. Tabi bu sergileme sürecinde çocuklar güçlü, kuvvetli,sağlıklı ise iyi çalışabilecekleri için öncelikli olarak tercih ediliyorlar. İstisnaları olsa da evlat edindirmeden çok köle satışını andıran bir uygulama.
Kitapta ana karakter olarak karşımıza Molly ve Vivien çıkıyor. Vivien trenin yolcularından biri. Molly ise koruyucu aile ile yaşayan bir genç. Toplum hizmet çalışması yapması gereken Molly, yaşlı bir kadın olan Vivien'in eşyalarını düzenlemesine yardım etmek zorunda kalır. Tavan arasında depolanmış her bir kutu ile yeni anılar ortaya çıkar ve hikaye şekillenmeye başlar.
Öksüzler Treni, farklı kuşaklardan iki kadının hikâyesini anlatırken aslında ait olmanın, sevilmenin ve köklerini bulmanın ne demek olduğunu sorguluyor. Vivian'ın 1929 Amerika'sında başlayan zorlu yolculuğu ile Molly'nin günümüzdeki yalnızlığı arasında yıllar var; ama ikisinin de taşıdığı yaralar birbirine çok benziyor.
Kitap boyunca en çok hoşuma giden şey, geçmişin insanı nasıl şekillendirdiğini gösterirken umudu da elden bırakmaması oldu. Bazen bir eşya, bazen bir anı, bazen de hiç beklemediğiniz bir dostluk sizi kendinize geri götürebiliyor.
Hüzünlü ama iç karartıcı değil; aksine insanın içine yavaş yavaş yerleşen, sıcak ve dokunaklı bir hikâye. Özellikle aile, aidiyet ve ikinci şanslar üzerine kurulu romanları seviyorsanız şans vermeye değer.
Gazap Üzümleri, John Steinbeck tarafından 1939 yılında yazılmış, dünya edebiyatının en önemli toplumsal gerçekçi romanlarından biridir. Eser, Büyük Buhran dönemindeki yoksulluk ile göçmen işçilerin yaşadığı zorlukları etkileyici biçimde anlatmıştır.KonusuRoman, Oklahoma'da yaşayan Joad ailesinin kuraklık, ekonomik kriz ve bankaların topraklarına el koyması nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalmasını anlatır. Aile, daha iyi bir yaşam umuduyla Kaliforniya'ya göç eder; ancak burada da düşük ücretler, sömürü ve açlıkla mücadele eder. Hikâye, bir ailenin yolculuğu üzerinden milyonlarca emekçinin yaşadığı toplumsal sorunları gözler önüne serer.Başlıca Temaları》Yoksulluk ve sınıf mücadelesi》Göç ve yerinden edilme》İnsan onuru》Dayanışma ve aile bağları》Kapitalizm ve sömürü eleştirisi
Franz Kafka’nın Milena Jesenská’ya yazdığı mektuplar, dünya edebiyatının en sarsıcı, en savunmasız ve en derin aşk belgelerinden biridir. Sadece bir yazarın tutkulu bir kadına duyduğu hisleri değil; bir insanın kendi varoluşuyla, korkularıyla ve dünyayla kurduğu sancılı ilişkiyi gözler önüne serer.
Milena’ya Mektuplar, geleneksel bir aşk mektubu koleksiyonundan ziyade, iki zihnin birbirine dokunma çabasıdır. Kafka, satırlarında kendini bir "yazar" kimliğinden tamamen sıyırır. Burada gördüğümüz kişi; bürokrasinin ve hastalıkların pençesinde, dünyada kendine yer bulmakta zorlanan, sürekli tedirgin ama aynı zamanda ruhunun derinliklerine bakmaktan korkmayan o meşhur "Kafkaesk" adamın en çıplak halidir.
Kafka için mektuplar, bir araç olmanın ötesinde, Milena'ya ulaşmanın tek güvenli yoludur. Fiziksel gerçeklik (buluşmalar, sesler), Kafka’nın zihnindeki o "ideal" Milena imgesiyle çelişme korkusu yaratır. Bu yüzden mektuplarda duyulan tutku, buluşmaların getirdiği hayal kırıklığıyla sürekli bir çatışma halindedir.
Milena'nın yaşam enerjisine, özgür ruhuna ve cesaretine hayrandır. Kendi iç dünyasındaki karanlık ile Milena’nın ışığı arasında bir köprü kurmaya çalışır ama bu köprünün ayakları her zaman kendi "yetersizlik" hissi üzerine kuruludur.
Mektuplar, Kafka’nın yazma eylemini bir varoluş savaşı olarak kullandığını gösterir. Kelimeler bazen Milena'yı kucaklamak için yetersiz kalır, bazen ise onun ruhuna açılan tek kapı olur.
Bu eser, "sevmenin ne demek olduğuna dair" cesur bir derstir. İnsan bir başkasını severken nasıl kendi parçalarına ayrılır, nasıl hem sonsuz bir özgürlük hem de mutlak bir bağımlılık hisseder; Kafka bu soruların cevabını kağıdın üzerine damlayan birer kan gibi bırakır.
Milena, Kafka için sadece bir sevgili değil; aynı zamanda Kafka’nın kendi
Glenn Meade tarafından yazılan Sakkara'nın Kumları (The Sands of Saqqara), İkinci Dünya Savaşı yıllarında Mısır'da geçen, tarihi gerçeklerle kurguyu harmanlayan sürükleyici bir casusluk ve aşk romanıdır.
Savaşın Almanya'nın aleyhine dönmeye başladığı Kasım 1943'te, çaresiz kalan Hitler, savaşın seyrini değiştirecek cüretkar bir plan yapar. Müttefiklerin Avrupa çıkarmasını planlamak üzere Kahire'de bir araya gelecek olan ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e suikast düzenlenmesi hedeflenir.
Bu zorlu görevi gerçekleştirmesi için Alman gizli servisi Abwehr'in en parlak ajanlarından biri olan Binbaşı Johann (Jack) Halder görevlendirilir. Ekibe, bölgeyi iyi bilen genç ve güzel Mısırbilimci Rachel Stern de dahil edilir.
Olayların geçmişi 1939 yılındaki Sakkara'daki arkeolojik kazılara dayanır. Genç bir Amerikalı arkeolog olan Harry Weaver, Johann Halder ve Rachel Stern, savaş öncesi bu kazıda birlikte çalışmış ve aralarında derin bir dostluk ile karmaşık bir aşk üçgeni oluşmuştur. Savaşın patlak vermesiyle yolları ayrılan bu üçlü, yıllar sonra suikast planı ve onu engellemeye çalışan gizli servis operasyonları nedeniyle yeniden karşı karşıya gelir
Suikast planını öğrenen Amerikan istihbaratı, duruma müdahale etmesi için Yarbay Harry Weaver'ı görevlendirir. Kitap, eski iki dost olan Harry ve Johann arasında Mısır çöllerinde zamanla yarışılan amansız bir kedi-fare oyununa ve kahramanların kişisel sadakat ile inançları arasında verdikleri zorlu mücadeleye odaklanır.