Yıllar boyu süren ekonomik kriz
ve devalüasyon nedeniyle, Türkiye’de milyoner
olmak önemini kaybetti. Çünkü genel tuvaletlere
bile milyon verilip girildiği Türkiye’de artık
herkes milyonerdi. Bugün trilyoner olmanın bir
esprisi var. Ancak, 2005 yılında Yeni Türk
Lirasına geçişle ve paradan altı sıfır atılınca
“milyoner olmak” tekrar ekonomik ve toplumsal
olarak değerini korumaya başladı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Döneme damgasını vuran Turgut Özal’dı ve “Ben adamın zenginini severim” diyerek Cumhuriyet’in
kuruluşundan itibaren milyoner yaratma
macerasının son temsilcisiydi.
“Her Mahalleye Bir Milyoner” her ne kadar
Demokrat Parti’nin sloganıysa da, aslında
milyoner olmanın temelleri, Genç Türkiye’nin
ekonomi politikası oluşturulurken atıldı. Milli
Mücadele’nin ilk hedefi “Akdeniz” yerine
getirilmiş, sıra ikinci önemli hedef olan “iktisat”a
gelmişti. Cumhuriyetin kalkınma modeli,
“bireylerin zenginleşmesiyle, devletin
zenginleşecek ği,” beklentisi üzerine kuruluydu.
Mustafa Kemal, kalkınmada milyonerlerin
etkisinin olacağını düşünüyordu. Bu nedenle, 7
Şubat 1923’te verdiği Balıkesir Söylevi’nde
zenginleşmenin ve milyoner olmanın önemine
vurgu yapmıştı:
“Kaç milyonerimiz var? Hiç, Binaenaleyh biraz
parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis
memleketimiz de birçok milyonerin hatta
milyarderlerin yetişmesine çalışacağız”
1927’den itibaren daha da somutlaşan Merkez
Bankası’mn oluşturulması yönünde üç ayrı güç
odağı hükümetin önünde durmaktaydı. Bu güç
odakları; imtiyazını kaybetmek istemeyen
Osmanlı Bankası; Genel Müdürü Celal (Bayar)
Bey’in yaptığı girişimlerle bankanın bir devlet
bankası olarak kurulmasına karşı çıkarak bu
görevi üstlenmeye talip olan İş Bankası Grubu
ve son olarak da güçlü bir devlet bankası
oluşturulması düşüncesinden hareket eden
Maliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu ve çevresiydi.