Bu bir kitap incelemesi değil. Bu, John Fowles’un “Koleksiyoncu”sunda Miranda’nın mahzende fısıldadığı o çığlığı, şimdi burada; 1k'da tüm kadınların ve tüm erkeklerin kulaklarına ulaştırma çabasıdır. Çünkü anladık ki, hapis bazen demir parmaklıklar ardı değil, bazen “aile” adı altında örülmüş duvarlar, “sevgi” maskesi takmış sahiplikler, “normal” denen o amansız kalıplardır.
İlk alıntı, bir manifesto gibi çıkıyor karşımıza: “Kadının gücü! Hiç bu kadar gizemli bir güçle dolu olduğumu hissetmemiştim.” Miranda, bedensel zayıflığın ve çaresizliğin ortasında, erkeğinin fiziksel acımasızlığına dayanabilen, içinde dokunulmaz bir öz barındıran bir gücü keşfeder. Peki ya bu ‘dokunulmaz öz’, her gün küçük küçük ihanetlerle, aşağılanmalarla, görmezden gelinmelerle kemirilirse? O zaman ikinci cümle devreye girer: “Onu asla iyileştiremem. Çünkü hastalığı benim.” İşte kadının trajedisi burada yatar: Onu inciten, hasta eden, kendi varlığıdır; seçtiği, boyun eğdiği, “belki düzelir” umuduyla katlandığı. Zulmün kaynağı dışarıda değil, artık içeridedir. Onu iyileştiremezsiniz, çünkü ‘hastalık’, hayatının merkezine yerleşmiş erkeğin ta kendisi olmuştur.
Bu, kaçınılmaz olarak üçüncü sahneyi doğurur: “Hınç dolu erkekler ve yaralı kadınlar.” Bu, sadece bir kitap cümlesi değil, evlerimizin, ilişkilerimizin gizli gerçeğidir. Gücü elinde tutamayanın, anlayamayanın, sevemeyenin doluştuğu kin… ve o kinin sivri uçlarıyla her gün biraz daha kanayan, yaraları sarmak yerine onları saklamaya mahkum edilen kadınlar.
Peki bu durumda ne yapmalı? Miranda’nın dördüncü çıkışı, bir direnişe dönüşür: “Ben ahlaklı biriyim. Ahlaklı olmaktan da utanç duymuyorum. Caliban’ın