Bazen hayatın içinde değil de biraz kenarında durmak istersin. Gürültüden, beklentilerden, sürekli bir şey olma baskısından uzaklaşıp sadece var olmak… ya da belki hiç var olmamayı denemek. Uyuyan Adam tam olarak bu hissin romanı.
Perec, bu kitapta klasik bir hikâye anlatmıyor. Ne sürükleyici olaylar ne de büyük kırılma anları var. Bunun yerine, bir gencin dünyayla bağını yavaş yavaş koparma sürecine tanık oluyoruz. Ama bu kopuş dramatik değil; sessiz, neredeyse fark edilmeden gerçekleşiyor. İşte kitabın en çarpıcı yanı da bu: Hayat bazen büyük patlamalarla değil, küçük vazgeçişlerle değişiyor.
Yazarın dili oldukça sade ama bir o kadar da yoğun. Okurken kendini yalnızca karakterin içinde değil, kendi zihninin içinde dolaşırken buluyorsun. Sokaklar, odalar, rutinler... hepsi bir noktadan sonra anlamını yitiriyor ve geriye sadece boşluk kalıyor. Bu boşluk ise rahatsız edici olduğu kadar tanıdık.
Kitap boyunca şu soruyla baş başa kalıyorsun:
İnsan hiçbir şey istememeyi gerçekten seçebilir mi? Yoksa bu, fark etmeden içine düştüğümüz bir kaçış mı?
Uyuyan Adam herkese hitap edecek bir kitap değil. Hızlı akan, olay odaklı romanları sevenler için zorlayıcı olabilir. Ama eğer içsel yolculukları, varoluş sorgulamalarını ve insanın kendiyle kurduğu o sessiz diyaloğu seviyorsan bu kitap seni derinden yakalayacak.
Benim için bu kitap, okumaktan çok hissettiğim bir deneyim oldu. Bittiğinde zihnimde bir hikâye değil, bir duygu kaldı.
Bazen hiçbir şey yapmamak bir özgürlük gibi gelir… ama belki de en derin yalnızlığın başlangıcıdır.