Başına gelenleri kavramağa ve kendi aklına yatırmağa çalışıyordu. Öyle ya, insan düşünen bir yaratık olduğuna göre kafasını kullanmalıydı. Ne var ki düşündükçe kafası karışıyordu. Tanıdık, gündelik şeyler şeytan kılığına bürünüyor, geleceğin ufuklarını kapkara bulutlar kaplıyordu.
İnsanların birlikte yaşaması ancak tek tek her bireyden daha güçlü bir çoğunluğun bir araya gelmesi ve tek tek her bireyin karşısına bir bütün olarak çıkması ile mümkün olur. Bu topluluğun gücü, "kaba kuvvet" olarak damgalanan bireyin gücü karşısına "hak" olarak çıkar. Bireyin gücünün yerine topluluğun gücünün geçirilmesi uygarlık açısından belirleyici adımdır. Bu topluluğun özünü -tek başına birey tatmin olanaklarını kısıtlayan hiçbir şey tanımazken- topluluk üyelerinin kendi tatmin olanaklarını sınırlamasıdır.
Demek ki uygarlığın ilk talebi adalettir,《 yani bir kez kurulmuş olan hukuk düzeninin, bir daha tek bir bireyin yararına bozulmayacağının garantisidir. 》
Ancak bu durum, bu hukukun etik değeri hakkında hiçbir yargı içermez. Uygarlığın gelişiminin bundan sonraki aşaması bu hakkın, diğerlerine -ve belki de çok daha geniş kitlelere- adeta zorba bir birey gibi davranan küçük bir topluluğun -kast, toplum katmam, kabile- iradesinin ifadesi haline gelmemesi yolunda çaba göstermek gibi görünmektedir. Sonuçta elde edilen, herkesin -en azından topluluğa uyabilen herkesin- içgüdülerinden fedakârlık ederek katkıda bulunduğu ve -yukarıdaki istisna dışında- hiç kimsenin kaba kuvvetin kurbanı olmasına izin vermeyecek bir hukuk olmalıdır.
Düzen, bir kez kurulduktan sonra insanın bir şeyi ne zaman, nerede, nasıl yapması gerektiğini belirleyen ve böylece benzer durumlarda te reddüt ve kararsızlığı engelleyen bir tür tekrarlama takıntısıdır.