Orhan, kendisinin de söylediği gibi saplantı derecesinde sevdiği Firdevs’ten ayrıldıktan sonra hayatla bağını koparmış, kendi karanlığının içinde debelendikçe daha da içine hapsolmuştu. Yanına hayallerini, pişmanlıklarını, acılarını ve hüzünlerini ve küçük bir umut parçasını da valizine koyarak Saklıkuyu'ya doğru yola çıkıyor. Eski bir hastane olana bu yerde herkesin bir sırrı herkesin bir hikâyesi var açığa çıkmayı bekleyen.
Kitapta Orhan'ın çocukluğu ve babasıyla olan yaraları da onun bugünkü hâlini anlamamızı sağlıyor. Annesinin onu babasını öldürmekle suçlaması, babasının sevgisini kazanamadan büyümesi Orhan’ın içinde taşıdığı yükleri gösteriyor. Firdevs’in de geçmişinden gelen eksikliklerle, çocukluğunda bulamadığı güveni ve sevgiyi arayarak hastalıklı bir ilişkiye tutunması, romandaki hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını hissettiriyor.
Yazar, insanın aşık olduğunda en küçük umut kırıntısına bile nasıl tutunduğunu, gerçekleri bilse bile kabullenmek istemeyişini çok etkileyici bir şekilde anlatıyor. İnsanların hislerini saklama çabaları, suskunlukları ve konuşmaya başladıklarında bile çoğu zaman sahte bir hâle bürünmeleri kitabın en güçlü taraflarından biri. Yine harika bir kitaptı. Bu kitap uzun bir süre benimle birlikte yaşayacak.