İlgin’in hikayesinde karşımıza çıkanlar aslında yalnızca kurgusal bir karakterin serüveni ya da bir hayal ürünü değil; benim, sizin, çevrenizdeki herhangi bir kadının ve dünyadaki milyonlarca kadının en az birini mutlaka yaşamış olduğu sarsıcı bir gerçeklik. Toplumsal beklentilerin dar kalıplarına sıkıştırılmış, aile içi sessiz savaşlarla yorulmuş ve görünmez bir baskı çemberinde nefes almaya çalışan binlerce kadının bastırılmış çığlığı İlgin’in şahsında adeta vücut buluyor; şiddetin bazen fiziksel, bazen sert bir bakışla, bazen ağır bir sessizlikle, bazen de üzerinizdeki sürekli denetleyen gözlerin gölgesiyle gelebileceğini en çıplak haliyle görüyoruz. Okurken, zamanla biriken o dilsiz haykırışların, içe atılan, ertelenen ve görmezden gelinen her duygunun ruhta ve bedende nasıl taşınması güç bir yüke dönüşerek insanı tükettiğine, susturulan her kelimenin açtığı derin hasarlara ve vehimin sürekli müdahale etmesine tanıklık ediyoruz. Sadece evde değil; iş yerinde, okulda, ilişkilerinde ya da bir toplu taşıma aracında, kısacası hayatın her alanında kadınların maruz kaldığı o bitmek bilmeyen huzursuzluk ve güvensizlik hissi, kitabı okuyan her kadının kendinden bir parça bulmasını kaçınılmaz kılıyor.
İlgin'de de olduğu gibi; toplumun ve çevremizdekilerin bizden beklediği o bitmek bilmeyen "dimdik ayakta durma" performansı, bir noktadan sonra ruhun taşıyamayacağı kadar ağır bir zırha dönüşüyor; sanki her kırılmada, her yorgunlukta mola verme hakkımız yokmuş gibi, sürekli bir dayanma ve her şeye rağmen yola devam etme zorunluluğuyla kuşatılıyoruz. Yorulmanın bir zayıflık, durup dinlenmenin bir yenilgi gibi pazarlandığı bu düzende; bazen düşmenin, dizlerinin üzerine çöküp sessizce beklemenin de yolun bir parçası olduğunu unutuyoruz.
İlgin'in yolculuğunu okurken, kendini