"İktidar, şimdi dikkatini niçin müziğe ve ona çevirmişti? diye merak etti. İktidar her zaman notadan çok sözcüklerle ilgilenmişti, insan ruhunun mühendisleri olarak besteciler değil de yazarlar ilan edilmişti. Yazarlar Pravda'nın birinci sayfasında, bestecilerse üçüncü sayfasında mahkûm ediliyordu. (...) Ancak bu farkın bir hiç olduğu söylenemezdi: Ölümle yaşam arasındaki fark kadar bir şey olabilirdi bu.
İnsan ruhunun mühendisleri: soğuk, mekanik bir ifade. Ancak... Sanatçı insan ruhuyla uğraşmayacaktı da neyle uğraşacaktı? Tabii, bir sanatçı sadece süslü şeylerle ilgilenmek ya da sadece zenginlerin ve güçlülerin süs köpeği olmak istemediği sürece. Kendi duygularında da, siyasette de, sanatsal ilkelerde de her zaman artistokrasi karşıtı olmuştu. O iyimser zamanlarda, aslında çok kısa bir zaman önce, insanlığın olmasa da bütün bir ülkenin geleceği yeniden yapılandırılırken, sanki bütün sanatlar sonunda görkemli bir müşterek projede bir araya gelebilirmiş gibi görünmüştü. Müzik, edebiyay, tiyatro, film, mimarlık, bale ve fotoğraf sadece toplumu yansıtarak ya da onu eleştirerek yahut hicvederek değil, ama onu yaparak dinamik bir ortaklık oluşturacaktı. Sanatçılar kendi özgür iradeleriyle ve herhangi bir politik yönelim içinde olmaksızın, hemcinslerinin ruhlarının gelişip çiçeklenmesine yardımcı olacaklardı.
Zaman zaman bütün kaygılarının babasının ölümüyle birlikte başlayıp başlamadığını merak ediyordu. Ama buna inanmamayı yeğliyordu, çünkü bu, Dimitri Boleslavoviç'i kınamakla aynı kapıya çıkıyordu. Bu yüzden belki de bütün kaygılarının o anda iki katına çıktığını söylemek daha doğru olurdu. Ağırbaşlı bir yüreklendiricilik taşıyan şu sözcükleri başıyla kaç kez evetlemişti: "Şimdi ailenin erkeği sen olmalısın." Omuzlarına yük olarak bir beklenti ve taşımakta yetersiz olduğu bir görev duygusu yıkmışlardı. Sağlığı da hiçbir zaman pek de iyi olmamıştı; doktorun vücudunu yoklayan ellerine, tık-tık vurmalarına ve dinlemelerine, muayene aletlerine, bisturilere, sanatoryumlara fazlasıyla aşinaydı. Kendisinde gelişecek olan vaat edilmiş erkekliği bekleyip duruyordu. Ama biliyordu ki, kolaylıkla dengesini kaybediyordu; aynı zamanda da, sürekli inatlaşan biri olmaktan çok, aklına koyduğunu yapan biriydi.
Eski günlerde, bir çocuk babasının ya da aslında annesinin günahlarının bedelini ödeyebiliyordu. Günümüzdeyse, yeryüzündeki en ileri toplumda, çocuğun günahlarını amcalar, teyzeler, kuzenler, bacanaklar, meslektaşlar, dostlar, hatta sabahın üçünde asansörden inerken size düşüncesizce gülümseyen adamla birlikte anne ve babalar ödeyebiliyordu. Cezalandırma sistemi büyük ölçüde geliştirilmişti ve eskiden olduğundan çok daha kapsayıcıydı.