Zihin, arzular, beklentiler ve daha birçok şey ama soyut kavramlar, işte bizi yani insanları diğer varlıklardan ayıran, onlara hükmetmemizin yolunu açan, zorlu bir mücadelenin ardından doğayı alt etmemizi sağlan o soyutluk... İlk defa düşünmeyi başarabilen insan kimdi bilmem ama geldiğimiz noktayı görse herhalde o da anlam veremezdi, belki de oturup keyiften dört köşe olurdu. Julian Barnes'in Dimitri Şostakoviç'in yaşamından yola çıkarak meydana getirdiği bu harikulade kurgunun bende insanın ne kadar trajik bir varlık olduğu hissini körüklediğini itiraf etmem gerekir.
İlk olarak, Zamanın Gürültüsü politik eleştiri olarak okunmaya müsait bir eser. Zaten omurgası politik eleştiri ancak insanın, yani otoriter bir rejimde yaşayan, insanların düşünmeye, konuşmaya ve üretmeye çekindiği bir dünyada sadece bir birey olarak insanın kendi varlığına olan yabancılaşmasını, iç dünyasındaki kasveti ve çatışmaları o kadar güzel anlatmış ki, okurken adeta hiç yaşamadığım bir hayatı yaşadığımı hissettim, daha doğru önceden bir başkası tarafından kullanılan ve bana devredilen bir yaşamdaymışım gibi gördüm kendi yaşantımı. Zamanın Gürültüsü Kafkaesk bir hava taşıyor, bürokrasinin sert suretini ve yaydığı o korku iklimini adeta her sayfada hissediyordum. Bay Şostakoviç sanırım yaşantınız bana devredildi diyesim geldi kitabı bitirdiğimde, hemen hepimiz bir benzerini yaşamaktayız.
İkincisi, Zamanın Gürültüsü bir makine gibi işleyen soyut bürokratik mekanizmayı saklanmaya çalıştığı zihinlerden çekip alarak somutlaştıran bir eser olmuş. Hemen her ideoloji yeni ve daha güçlü bir dünya inşa ettiğini iddia eder ve diğer dünyaların yok olması gerektiğine kitleleri ikna eder. Bunun zaten bilincindeydim ancak Julian Barnes ile ben şunu fark ettim ki, mesele sadece ideolojinin yarattığı dünya