MANŞET: PERMAFROST ONU 2,500 YIL TUTTU. SONRA ARKEOLOGLAR ONU BULDU - Kürklere sarılmış, HALA KARANLIKTA PARLAYAN altınlarla. Güney Sibirya'nın Altay Dağları uç noktalar ülkesidir - alevli yazlar, acımasız kışlar ve ölüleri bin yıldır buzlu bir kucaklaşmada hapsediyor. 2024 yılında, uzak bir vadide çalışan bir arkeolog ekibi donmuş toprakta bir depresyon fark etti, antik bir mezar höyükünün işaretidir. Dikkatli kazmaya başladılar, soğuk havada nefesleri görünür, eldivenleri buzla kaplı, ortaya çıkan ise daha önce görmedikleri donmuş bir mezar oldu. Çukurun içinde, kürkler ve derilerle sarılı olarak, yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış ve ölmüş göçebe bir süvarinin cesedi yatıyordu. Permafrost onu neredeyse mükemmel bir şekilde korumuştu - derisi, saçları, dövmeleri, hatta midenindekiler bile hala sağlamdı. Ekip, vücudunun yanında altın süsler buldu: çekiç altından yapılmış sarılmış geyik, sıçrayan hayvan şeklindeki karmaşık plaketler ve dokunulduğunda hala zayıf bir ses çıkaran küçük çanlar. İskitler, "hayvan stili" sanatlarıyla ünlü usta kuyumculardı - savaşta kilitli yaratıklar, yırtıcı hayvanlar ve av iç içe geçmiş, bozkırın vahşi ruhu değerli metallerle kaplı. Bu savaşçı en iyi varlıklarıyla gömülmüştü: silahları, atı (donmuş kalıntıları çukurun köşesinde yatan) ve altınları, hepsi öbür dünyada ona eşlik edecekti. Araştırmacılar donuk gri ışıkta diz çöktü, farları çukurun karanlığını keserek vücudu ve hazinelerini fırça ve küçük aletlerle ortaya çıkardılar. Birisi yukarıdan telefon fotoğrafı çekmiş: Roma İmparatorluğu doğmadan önce ölen, Pers krallarının çağından beri yüzü güneş görmemiş bir adamın etrafında parka kaplı figürlerden oluşan bir daire. Yakın planda, kamera altın geyiği yakalıyor - boynuzları geriye doğru süpürülmüş, bacakları altından katlanmış, vücudu
2-3 kız peşinde koştu diye götü kalkan erkeklere söyleyin bir topun peşinden de 22 adam koşuyor , maksat gol atmak.
Reklam
Türk Edebiyatının Sevda Dizeleri-2
Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefa var Aldanma ki sâ'ir sözü elbette yalandır Fuzûli Hüsnün senin ey dilber nâdide kamer mi Hûri misin ey âfet-i can yoksa beşer mi. Urfalı Şair Abdi Sesin işler gibi bir sûh kanat gamlarıma Seni dinlerken ölür kalbim uçan kuşlara eş Gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş Sarışınlık getirir gözlerin aksamlarima. Cenab Şahabettin / Senin İçin Ben ol hayrân-ı aşkım ki yitirdim akl u idrâki Ne alemden haberdârâm ne kendimden hayâlim var Taşlıcalı Yahyâ Bey
Şiir
TARİHİN EN BÜYÜK GİZEMLERİNDEN BİRİ: 50 BİN ASKER NASIL YOK OLDU? M.Ö. 525 yılında Pers İmparatoru II. Kambises, antik dünyanın en güçlü ordularından birini Mısır’ın uçsuz bucaksız batı çöllerine gönderdi. Rivayete göre ordunun görevi, Siwa Vahası yakınlarında bulunan ve büyük saygı gören gizemli bir kahinler tapınağını yok etmekti. Yaklaşık 50 bin askerden oluşan devasa birlik günlerce kavurucu sıcakların altında ilerledi. Ancak daha sonra tarihin en esrarengiz olaylarından biri yaşandı. Ordu adeta yeryüzünden silindi. Ne geri dönen bir asker oldu, ne bir savaşın izi bulundu, ne de kayboluşlarını açıklayacak güvenilir bir kayıt ortaya çıktı. Antik tarihçi Herodot’a göre askerler çölde ilerlerken korkunç bir kum fırtınasına yakalandı ve dev dalgalar gibi yükselen kumlar bütün orduyu yuttu. Bu hikaye yüzyıllar boyunca yalnızca bir efsane olarak görüldü. Fakat modern çağda yapılan araştırmalar gizemi yeniden alevlendirdi. Mısır’ın batı çöllerinde çeşitli insan kemikleri, bronz silah parçaları, ok uçları ve askeri teçhizat kalıntıları bulundu. Bazı araştırmacılar bunların kayıp Pers ordusuna ait olabileceğini öne sürerken, diğer uzmanlar kesin kanıtların hala yetersiz olduğunu söylüyor. Üstelik son yıllarda ortaya atılan teoriler yalnızca kum fırtınasıyla sınırlı değil. Bazı tarihçiler ordunun çölde yolunu kaybederek susuzluk ve açlıktan yok olduğunu düşünürken, bazıları ise yerel Mısır güçleri tarafından pusuya düşürülmüş olabileceklerini savunuyor. Hatta kimi araştırmacılar Herodot’un anlattığı olayın tamamen propaganda amacıyla abartılmış olabileceğini bile öne sürüyor. Bugün, aradan yaklaşık 2.500 yıl geçmiş olmasına rağmen Pers ordusunun başına gerçekte ne geldiği hala kesin olarak bilinmiyor. Gerçekten devasa bir kum fırtınası mı 50 bin insanı tarihten
Son 2 bütüm kaldı sonra gürül gürül kitap okuyacağım arkadaşlar takipte kalın
Kalbin Titreyişi: Mü’min Olmanın Sırrı ve Enfâl’in Aynası ​İnsan, yeryüzünde bir mana arayıcısıdır. Dünyanın gürültüsü, günlük telaşların sisi ve nefsin bitmek bilmeyen fısıltıları arasında ruh, hep sığınacak güvenli bir liman, kalbi mutmain kılacak bir hakikat arar. İşte bu arayışın en saf, en dikişsiz ve en yalın cevabı, asırlar öncesinden gelip bugünün ve yarının insanına rehberlik eden ilahi kelamda gizlidir: "Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir." (Enfâl Sûresi, 2) ​Bu ayet-i kerime, sadece bir inanç tanımı yapmaz; kalbin röntgenini çeker, imanın samimiyet testini önümüze koyar. ​Kalbin Ürperişi: Korkudan Muhabbete Açılan Kapı ​Buradaki "ürperiş", sıradan bir korkunun ya da ürkmenin çok ötesindedir. Bu, haşyettir. Haşyet; içinde sonsuz bir saygıyı, derin bir hayranlığı ve en önemlisi de sonsuz bir aşkı barındıran titreyiştir. Bir kulun, kâinatın yegâne sahibinin, sevmeye ve sevilmeye en layık olan Yâ Vedûd’un adını duyduğunda, O’nun azameti ve cemali karşısında kendi acziyetini hissetmesidir. ​Nasıl ki rüzgâr değdiğinde bir yaprak hafifçe titrer, nasıl ki deniz dalgalandığında sahili ince bir sızıyla döver; mü'minin kalbi de Allah’ın adı anıldığında öyle bir ihtizaza, öyle bir harekete geçer. Bu titreyiş, pas tutmaya yüz tutmuş kalplerin cilalanması, dünyalık tozların ruhun üzerinden savrulup gitmesidir. ​İman, durağan bir kabul değildir; o, her an canlı tutulması gereken bir aşktır. ​Ürperiş, kalbin hayatta olduğunun kanıtıdır; duyarsızlaşmamış, katılaşmamış, merhametini kaybetmemiş bir yüreğin can çekişi değil, aşkla can buluşudur. ​Yeryüzünde İz Bırakanların İmanı ​Bu ayetin çizdiği mü'min portresi, hayattan kopuk, kabuğuna çekilmiş bir insanı anlatmaz. Aksine, Allah’ın adı anıldığında kalbi ürperen bir insan, o
1000Kitap
Reklam
Reklam