“Ya Rabbî! Sen gerçek ilmi senden haşyettte, hikmeti de sana imanda yaptın. Senden korkmayan gerçeği bilemez, sana iman etmeyen de hikmete eremez.” Hz. Davûd (a.s.)
Sayfa 38 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor
Bir kimse kendisine sorutan bir meselede “bilmiyorum" dediğinde; ilmiyle amel, mevcut hâle göre hareket etmiş olur. Bu durumda o, meseleyi bilen ve duruma göre hareket ederek meselenin cevabını veren kimse gibi sevap alır. Bunun için “bilmiyorum" demek, ilmin yarısı olmaktadır. Hem de, hataya düşerim diye Allah için sükut edenin davranışı bir karşılık beklemeden Allah için ilmiyle cevap verenin durumu gibi güzel olmaktadır. Ali b. Hüseyn ve Muhammed b. Aclan demişlerdir ki: “Bir alim “bilmiyorum” sözünde hata ettiğinde bile, sözü isabetlidir.” Bu söz, onlardan başka İmam Malik ve Şafiî’den de rivayet edilmiştir.
Sayfa 35 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
TAKVA EHLİNİN İLİMDE İZLEDİKLERİ YOL: Verâ ve yakîn
Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "İlim üç şeye dayanır: Aramızda hakkı konuşan Kitap (Kur'an), uygulamada olan sünnet ve bilmiyorum demek." ¹ Şa’bî şöyle demiştir: "Bilmiyorum, demek ilmin yansıdır.” O, bununla verâyı -yani bilmeden hataya düşerim korkusuyle pek çok helali ve mübahı terketmeyi- kasdetmiştir. Süfyan es-Sevrî de şöyle demiştir: “İlim ancak; kesin itimadla ruhsat dairesinde kalmaktır. Zorlamaya gelince, onu herkes güzel yapar.” Sevrî, işlerde verâya/takvaya göre dikkatle hareket edilmesini ifade etmek istemiştir. Bu, hepsi alim olmasalar da, müminlerin ahlâkı ve gidişatıdır. Çünkü verâ, bir işte hemen ileri atılmaktan, şüpheli şeylere sarılmaktan korkmak ve müşkil meselelerde acele etmeden sükûnet içinde hareket etmektir. Yakîn ise; bir işe basiret ve temkinle el atıp ona doğru, sağlam ve kesin bir bilgiyle yanaşmaktır. Bu hâl, ilimlerinde kendilerine güvenilecek alimlerin sıfatıdır. Bunu onlardan başkaları güzel yapamazlar. ___________________________ ¹ Heysemî, Mecmau’z- Zevaid, I,172. Hadisin son kısmı hariç bkz: Ebu Davud, Feraiz, 1, İbnu Mace, Mukaddime, 8.
Sayfa 35 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor
Herkesin ilmi ve marifeti yakîni ölçüsündedir.
Allahu Teala’ya yakînen inanan herkes bir çeşit tevhid ve marifet ilmine sahiptir. Ancak herkesin ilmi ve marifeti yakîni ölçüsündedir. Yakîni de imanının safiyet ve kuvveti nisbetindedir. Herkesin imanı Allah’la muamele ve edebe riayeti ölçüsünde kuvvet bulur. Demek ki marifet ilimlerinin en üstünü ayne’l-yakîne dayanan müşahede ilmidir. Bu ilim mukarrabûn makamındaki ehlullaha (Allah dostlarına) hastır. Onlar bu ilmi, kurbiyyet (yakîn, Allah'a yakınlık) makamlarında, ilâhî huzurdaki söz ve ünsiyetlerinde elde etmişlerdir. Marifet ilimlerinin en düşüğü ise, inkar ve şüphelerin ortadan kalkmasından sonra oluşan İslam’ı kabul ve teslim ilmidir. Bu umumen müminlerin sahip olduğu iman ve onun artmasıyla ilgili bir ilimdir ki; ashab-ı yemînin sahip olduğu da bu ilimdir. Marifet ilimlerinin en yükseği olan müşahede ilmiyle, en alt derecesini oluşturan kabul ve teslim ilmi arasında, mukarrabûna (Allah katında özel yakınlık kazanmış velilere) ve ashab-ı yemine (iman ehli müminlere) ait pek çok dereceler vardır.
Sayfa 34 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor
Yakîn üç mertebededir:
1- Muayene, müşahede mertebesi: Bu mertebede bilinen, görülene ters düşmez; Allah’ı bilen kimse O ’ndan en iyi haber verendir. Bu yakîn mertebesi, sıddıklar ve şehidlere hastır. 2- Tasdik ve teslim mertebesi: Bu, haberlerde kendisini gösterir. Bu mertebede Allah’ı bilen kimse, O’ndan haber veren bir müslümandır. Bu, müminlere ait bir yakîn mertebesidir. Onlar ebrar sınıfıdır. İçlerinden bir kısmı sâlih, bazısı da daha aşağı bir hâldedir. Ayet-i kerimede: “Bu onların ancak iman ve tesllmiyetlerini arttrdı." [Ahzab 33/22] buyrularak imanın artması ve eksilmesi yönüne işaret edilmiştir. Bu mertebede bulunanların iman ve yakîni bazen onu takviye edecek sebeplerin bulunmayışı ve ihtiyaç duyulan şeylerin noksan olmasıyla zayıflar. Sebeblerin bulunması ve normal seyrin devamıyla da kuvvetlenir. Onlar, vasıtalara bakıp onlarla fazlaca ilgilenmeleri sebebiyle perdelenirler aynı zamanda onlar sayesinde gerçeği keşfederler. Halkla içiçeyken ünsiyet ve gayret içinde; onlardan ayrı iken yalnızlık ve noksanlık hâlindedirler. Aralarında çeşitli ihtilaflar ve değişik görüşler bulunabilir. Bu, onların eşyaya ve olaylara değişik bakışlarından ileri gelmektedir. 3-Yakînin üçüncü ve en alt derecesi zan mertebesidir. Bu, ilim, doğru haber ve alimlerin sözleriyle kuvvet kazanır. Bu gruptakiler, Allah-u Teâlâ’nın özel yardımı ve nasibi ile imanlarını kuvvetlendirirler. Delillerin yok olması ve söz sahiplerini susmasıyla zayıflar. Bu, istidlale, aklî ilim ve izahlara dayanan bir anlayıştır. Müslüman kitlede, rey, aklî ilim ve kıyasa dayanan kelamcıların yakîni bu kısma girmektedir.
Sayfa 33, 34 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor
Lokman (a.s) oğluna yaptığı bir vasiyyetinde şunları söylemiştir: “Yavrum, güzel bir amel yapmak ancak yakîn ile mümkündür. Kişi ancak yakîni ölçüsünde hayır(lı) amel yapabilir. Kişi yakîni noksanlaşmadıkça amelinde noksanlık ve kusur yapmaz. Bazen insanın yakîn ile yaptığı az amel, yakîni zayıfken yaptığı kuvvetli ve çok amelden daha faziletlidir. Kimin yakîni zayıflarsa önemsiz gördüğü günahlar kendisine hakim olur.”
Sayfa 33 - Semerkand Yayıncılık, 3. Baskı, Eylül 2004 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okuyor