Günlerce seni bekleyip de elim böğrümde kalınca, keşke, derdim; keşke her gün sürüsünü otlatacak yeni otlaklar arayan bir çoban olsaydım: Hiç değilse o zaman, hayvanların ardı sıra dağ tepe aşabilir, rüzgârların sürüklediği bulutların peşinde koşabilirdim.
Yaşam alanı hiç değişmeyen bir insanın, göreneklerinde en ufak bir değişikliğe izin vermeyen bir toplumda, tek tesellisi olacak kitaplardan mahrum kalması ne demektir, bilir misin? Okuyacak kitap bulamıyorsun. Paran da yok ki gidip satın alasın. Konuşup dertleşecek içini dökecek arkadaş, içini dökecek kimse yok.
Her akşamüstü, içimde delice bir kaçış duygusu, dayanılmaz bir gitme arzusu, kurt yenikleriyle delik deşik olmuş kütüğün üstüne oturur, imkânsızlıkları yenmemi, engelleri aşmamı sağlayacak bir mucizenin gerçekleşmesini beklerdim. Daha sonrasını düşününce, gene de güzeldi o bekleyiş anları diyorum; çünkü sonunda sen koltuğunda kitaplarla çıkagelirdin; sonra sonra o mutluluğu da benden esirgedin.”