“İslam garip başladı, garip başladığı gibi garipliği geri gelecektir. Gariplere müjdeler olsun.” (Müslim, İman, 65/372) “Kimdir o garipler ey Allah’ın elçisi?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “İnsanlar bozuldukça düzeltmeye çalışanlardır.” (Ahmed, 16690) Merhum Elmalılı: “Birçok kimseler bu hadisi hep mü'minleri korkutmak için söylemişler, onları ümitsizliğe ve bedbinliğe sokmuşlardır. Bu hadis, ‘İslam garip olarak zuhur etti, ileride tekrar garip olarak zuhur edecek' manasındadır. Hadiste geçen 'Fetuba' (Ne mutlu) kelimesi korkutmak için değil, müjde içindir. Çünkü onlar, Sabikunlar (İslamı ilk yayan bahtiyar kimseler) gibidir.” (Hak Dini Kur'an Dili, 7:3713.) Kardeşim! Dünyada kendini "garip" hissediyorsan, bil ki bu dünya zaten müminin zindanı, gurbet diyarıdır. Yalnızlığın, yardımcısızlığın seni korkutmasın. Kalbindeki iman, yanında hiçbir fani olmasa bile seni kainatın Sahibi ile dost kılmaya yeter. Doğrul, silkiniş vaktidir; sen gurbettesin ama asla sahipsiz değilsin! “Mutlu Garipler” Prof Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN
Gün 372
Sizce hayatın anlamı nasıl bulunur..?
Reklam
Rüzgara dokunmak okuyorum
Sayfa 372... Ve ben paramparça oldum...
*ALTIN HALKA 36 - 1682* *372* Yüzbaşı idim. Sabah kahvaltılarını saat dokuzda işyerinde yapardım. Bir hizmetkâr hanım vardı, o hazırlardı. Bir gün saat tam dokuzda bir telefon geldi. Hizmetkâr hanım beni çağırdı. Telefonda Abdülhakîm Efendi hazretlerinin sesi… "Sâat tam on ikide Aksaray'da şuraya gel!" buyurdular. Ben Efendi hazretlerinin sesini işitince iştah falan kalmadı. Artık hesâb etdim, oraya şu kadar zemânda giderim, dedim. On dakîka evvel çıkdım. Vaktinde vardım. Bir de bakdım ki, Abdülhakîm Efendi hazretleri orada. Sen kimi geçiyorsun, dedim kendi kendime. Ellerini omuzuma koyarak, "Bugün masraflar benden." buyurdular. Hiç böyle söylemek âdetleri değildi. Bir kebâbcıya girdik. Efendi hazretleri sâhibini tanıyordu. Efendi hazretleri bir buçuk acılı, bir buçuk da acısız kebâb söylediler. Benim acılı yemediğimi biliyorlardı. Kebâblar geldi. Garson hangisinin acılı hangisinin acısız olduğunu söylemeden Efendi hazretleri birisini alıp kendi önüne koydu, diğerini de benim önüme koydu. Ben tabî'i kahvaltı da yapmadığım için yemeğin üçde ikisini yemişim. Bakdım Efendi hazretleri dahâ üçde birini ancak yemiş. O sırada Abdülhakîm Efendi hazretleri benim önümdeki tabağı aldı, kendi önündeki tabağı benim önüme koydu. Eyvâh, ben şimdi nasıl yiyeceğim, dedim. Bir lokma aldım, ağzımın içinde gezdireyim de acısı ağzımın içinde kalsın bari, dedim. Bir bakdım ki, acıdan eser yok. Yemeğin sonuna kadar hiç acıya tesâdüf etmedim. *Huzur Pınarı* huzurpinari.com
Alıntı
Ömer radyallahu anh bir gün Kâbe civarında el-Hakka suresini okumakta olan Resulullah’a (sav) rast gelir. Resulullah haremde tebliğ gayesiyle başkalarının da duyacağı şekilde Kur’an okurdu. Ömer, Hz. Peygamber’e (sav) sezdirmeden onun arka tarafında bir yerde yere çömelerek onu dinlemeye başlamıştı. Kur’an-ı Kerim’in üslubu, fesahat ve belagati onu büyülemişti. Şu ayetleri dinleyen Hz. Ömer arka arkaya birçok yorum yapmaya çalışarak kendisini Kur’an’ın etkisinden kurtarmaya çabalamışsa da zihni, aklı ve kalbi karmakarışık olmuş ve bir takım düşüncelere dalmıştı. Ayetler son derece etkileyici idi. Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Keşke ölüm her şeyi bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlamadı. Saltanatım (güç ve kuvvetim), da yok olup gitti. (Allah, şöyle der:) Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a iman etmiyordu. Yoksulu doyurmağa teşvik etmiyordu.
1000Kitap
dîger bir xalîl ibráhîm le: وَمَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ‌ـ﴿١٤٥‌ـ﴾ (26-Şuara) (19. Cüz-3. Hizb) Mealli Kur'an - 372
Reklam
Reklam