Semerkant’ı Yeniden Düşünmek:
Tarih, Edebiyat ve Zihin.
Bu kitap bittiğinde kapatmadım. Sessizce elimde tuttum. Çünkü Semerkant, biten bir roman değil; insanın içine yerleşen, orada kalmaya karar veren bir hikâye.
Amin Maalouf bu romanda yalnızca Ömer Hayyam’ı anlatmıyor. Zamanı, inancı, şüpheyi, bilgiyi, aşkı ve kaybı aynı potada eritiyor. Kaç kere okuduğumu bilmiyorum, ama her okumamda şunu fark ettim: Hayyam’ın dünyasına biraz daha yaklaşıyor, onun sorularını, suskunluğunu ve hayata hayran ve temkinli bakışını öğreniyordum. Her seferinde bende bıraktığı izler biraz daha belirginleşiyordu.
Hayyam olağanüstü bir zekâya sahipti. İsteseydi yazdıklarını yeniden yazabilirdi. Çünkü rubailerini kelimesi kelimesine hatırlıyordu. Ama yazmadı.
Neden yazmadı?
Yine de ironik olan şu: Biz onu bugün hâlâ rubaileri sayesinde tanıyoruz.
"Yoksulluk mu beni huzuruna getiren?
Değildir yoksul, azla yetinmeyi bilen.
Hiçbir şey beklemem senden saygıdan başka.
Dürüst ve özgür bir kişiye saygı göstermeyi bilirsen."
Okudukça düşündüren, ruhu saran sözler…
Roman ilerledikçe Semerkant, yazması bir nesne olmaktan çıkıyor; bir kader taşıyıcısına dönüşüyor. El değiştirdikçe çağ değişiyor, çağ değiştikçe insanın zaafları değişmiyor. İktidarın bilgiyi nasıl kullandığını, fanatizmin bilgeliği nasıl boğduğunu, aşkın bile bazen bir saplantıya dönüşebildiğini izliyoruz. Ve en sarsıcı olan: Her şey olurken Hayyam hep aynı yerde duruyor. Hayata dönük, ölüme mesafeli.
Kitabın sonlarına doğru, Titanik güvertesinde Rubaiyat’ın varlığıyla şunu anlıyorum:
Doğu ile Batı aslında hiç ayrılmamış. Aynı korkular, aynı arzular, aynı kırılganlıklar… Sadece diller değişmiş.
Semerkant bana şunu düşündürdü:
Bazı kitaplar vardır; okuduktan sonra daha az konuşur ama daha çok düşünürsün.
Bu kitap onlardan
SemerkantAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202574,8bin okunma
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam,
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.
Müzik yapmak, bu gürültü çağında birdenbire yepyeni bir anlam kazanmıştı. Sizi dünyanın sahibi yapıyordu. Modern hayatın rastgele kakofonisi içinde müzik yapabilmek, gürültüden bir anlam çıkarabilmek, sizi bir süreliğine bir çeşit tanrı yapıyordu. Bir yaratıcı. Düzen sağlayıcı. Avucunu.
"Biz o kadar uzak olduğunu zannederken, geçmişin bu kadar yakında olması ne tuhaf. Bir cümleden fırlayıp sizi çağırıvermesi tuhaf. Her bir nesne ve sözcüğün, içinde bir hayalet barındırabilmesi tuhaf."
"Keşke zamanı durdurmanın bir yolunu bulabilseydik," dedi kocası. "Üstünde çalışmamış gereken şey bu. Hani bir mutluluk anı gelip geçerken, ağımızı üstüne atıp bir kelebek gibi yakalayabilsek, o an sonsuza kadar bizimle kalsa."