491

İnandıklarımızı korudukça üstünlük bizde olacaktır. M. Kemal Atatürk Not; Paylaşımlarımı lütfen okuyarak beğenin ve yorum yapın.
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
1186 okur puanı
Mart 2021 tarihinde katıldı
Bugün Taksim Meydanı’na birisi çıksa, “Allah vardır!” diye bağırsa, kimse o vatandaşa dokunmaz. Belki bazıları, “Tanrı’nın varlığı zaten aşikâr, ne diye bağırıyorsun?” diyerek, bu kişiye deli muamelesi yapabilir. Ancak karşılaşacağı en kötü senaryo budur; bunun ötesine geçmez. Bugün Taksim Meydanı’na birisi çıksa, “Allah yoktur!” diye bağırsa, birkaç dakika içinde bu kişinin etrafında oluşan kalabalık onu tartaklamaya, dövmeye başlar, hatta onu linç bile edebilir. İstanbul’un Ümraniye, Dudullu, Gaziosmanpaşa, Sultanbeyli gibi ilçelerinde değil; Erzurum’da, Erzincan’da, Şanlıurfa’da, Yozgat’ta, Kayseri’de, Konya’da değil; İstanbul’un ve Türkiye’nin en modern ve çoğulcu ilçelerinden biri olan Beyoğlu’nda, Taksim Meydanı’nda ateist çağrı yapan vatandaşın başına gelecek olan budur. Nitekim yılın her günü, günde beş vakit ezan sesi eşliğinde, Allah’ın yüce olduğu ve Muhammed’in de onun peygamberi olduğu tüm halka sesli bir biçimde duyurulmaktadır. Herkes dindar olmadığı ve bunu dinlemek zorunda da olmadığı halde, kimse cami minarelerinin hoparlörlerini parçalamıyor, imamların üzerine yürümüyor. Oysa bir kişi günde beş kez bir hoparlörden “Allah yoktur! Muhammed de Allah’ın peygamberi değildir!” diye bir duyuru yapsa, o kişinin sağ kalma olasılığı çok düşüktür. Söz konusu kişi en iyi ihtimalle tutuklanır ve kendisini hapishanede bulur. İşte böyle bir ülkede demokrasinin varlığından, temel insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden söz etmek olanaklı değildir. Böyle bir ülkede din, tek ve mutlak gerçek olmak iddiasıyla, toplumsal yaşamı tamamıyla baskı altına almıştır.
Reklam
Ateistlerin ve agnostiklerin baskı altında tutulduğu bir ülkede demokrasiden söz etmek olanaklı değildir. Dindarlar, örneğin Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler kendilerini nasıl özgürce ifade edebiliyorlarsa, dinsizler, ateistler ve agnostikler de aynı biçimde kendilerini özgürce ifade edebilmelidirler.
Dindar veya dinsiz olmak herkesin hakkıdır, ancak dinci olmak, din fetişisti olmak, dindar olacağım diye evrene, yaşama, bilime, felsefeye, sanata, siyasete sadece din gözlüğü ile bakmak, tüm bunları dine endekslemek ve bunu doğrudan veya dolaylı baskılarla herkese empoze etmek kimsenin hakkı değildir. Ama göreceksiniz, sözde demokrat “aydınlarımızın”, daha doğrusu karanlıklarımızın hiçbiri bu konunun ve genelde dinci baskıların üzerine gitmezler, bunun farkına bile varmazlar.
Depremi Tanrı'ya bağlayan Diyanet İşleri Başkanı
Filozoflar ve bilim insanları bunları tartışırken, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, yüzlerce kişinin öldüğü ve binlerce insanın yaralandığı Van depremi üzerine şöyle bir açıklama yaptı: “Deprem konusu sismologların, jeologların, jeofizikçilerin, deprem uzmanlarının, bilim insanlarının teorilerine, fay hatlarının hareketlerine indirgenemez; bunu yapmak bir zihin tembelliğidir, eşyanın hakikatine yönelik düşünce eksikliğidir, yaratıcılık eksikliğidir, fiziğin üzerine metafizik düşünce geliştirmek eksikliğidir; bu depremler bir tesadüf sonucu meydana gelmiş olamaz.” Yaklaşık 17 bin kişinin öldüğü İzmit depreminde de türbanlı kızlar pankart açıp, slogan atıp, bu depremi ilahi adalete bağlamışlardı. Şimdi de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bu olayı Tanrı’nın işine bağladı. Üstelik Mehmet Görmez sözün gerisini getirmedi. Tanrı mükemmelse, ki tanımı gereği öyle olmak zorunda, böyle bir şeyi neden yapsın, masum insanların ölümüne neden yol açsın, geride kalanları neden acılar içinde bıraksın? **Üstelik Diyanet İşleri Başkanı bu iddiayı ortaya atarken, birçok filozofu ve bilim insanını küçümsemekte, onları “düşünce tembeli” ve “yaratıcılıktan yoksun” olarak nitelendirmektedir. Yani kuşkucu felsefenin en önde gelen temsilcilerinden biri olan Antik Yunan filozofu Sextus Empiricus, deneyimci felsefenin ve Avrupa Aydınlanma hareketinin önde gelen ç düşünürlerinden biri olan 18. yüzyıl İskoç filozofu David Hume, 19. yüzyılda dünya dengelerini değiştirecek kadar önemli kuramlar ortaya koyan Alman filozof Karl Marx, yine aynı yüzyılda perspektivist felsefenin gelişmesine yaşamsal değerde katkılar sağlayan ve felsefeyi geri dönüşü olmayan yeni bir yola sokan Alman filozof Friedrich Nietzsche ve 20. yüzyılın en önemli filozoflarından ve varoluşçu felsefenin
Tanrı mükemmelse ve evreni, yaşamı, insanı istediği gibi yaratma gücüne sahipse, neden böyle bir model tasarladı ve yarattı? İnsanlar, Tanrı’nın bir öğretmen olmak ve sınav yapmak hevesi için bu kadar çok acı çekmek zorundalar mı? Doğal afetler, savaşlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler, sömürüler, baskılar sonucunda milyarlarca masum insan neden ölüyor, neden acı çekiyor? Küçük çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve onlarla birlikte her cinste ve yaşta masum insan neden ölmek veya acı çekmek zorunda kalıyor? Tanrı istese bunları önleyemez mi? Tanrı evreni, yaşamı ve insanı farklı bir biçimde yaratamaz mıydı? Tanrı’nın mükemmel varlık olarak tanımlanması, yaşamdaki kötülüklerin varlığını ilahi boyutta haklı çıkartmaktan ziyade, Tanrı’nın yokluğunun göstergesi değil midir? Üstelik Tanrı’nın varlığını nereden biliyoruz? Bu konuda bir kanıt var mı? Bu konuda bir deneyim var mı? Deneyim ve akıl Tanrı’nın varlığını bize gösteriyor mu? Evrim kuramında söz konusu olduğu gibi, bilimsel tezler ile Tevrat, İncil ve Kuran’ın tezleri çeliştiğinde, bu kitapların herhangi bir inandırıcılığı ve güvenilirliği kalır mı? Peygamberlik var mı, vahiy ve mucizeler gerçekleşmiş mi, ruh ölümsüz mü, Tanrı var mı, bunları nasıl ve nereden bileceğiz? Tanrı’nın olduğu yerde insan özgür olabilir mi? Filozoflar binlerce yıldır bunları tartışıyor.
Reklam