Keşke her şey böyle ikiye bölünebilse . . . böylece herkes bön ve cahil bütünlüğünden kurtulabilse. Bir bütündüm ben ve her şey doğal, karmakarışık ve anlamsızdı gözümde; her şeyi gördüğümü sanıyordum, oysa gördüğüm bir kabuktu yalnızca. Eğer bir gün kendinin yarısı olabilirsen, ki bunu bütün gönlümle dilerim, bütünlüğü olan beyinlerin sıradan zekasını aşan şeyleri anlayacaksın. Kendi yarını ve dünyanın yarısını yitirmiş olacaksın, ama geride kalan o yarı bin kez daha derin, daha değerli olacak. Hatta her şeyin sana benzer şekilde bölünüp parçalanmasını isteyeceksin, çünkü güzellik, bilgelik ve adalet parçalardan oluşan şeyde vardır.
In other lands, in the delightful isles of Oceania, in the old, lifeless quarters of Stamboul, it seemed as if mere words could never express all I felt, and I struggled vainly against my own inability to render, in human language, the penetrating charm surrounding me.
– Acı çekiyor, ama bana söylemek istemiyor, diye düşündü ihtiyar. Fazla canlı bir güneş ışınının çarptığı bir çiçek gibi ölüyor. Ve ağladı, zavallı ihtiyar.
Işık ülkesine gitmek için kendime bir yol arkadaşı arıyordum, sana bu çamur parçasını göstermek istedim ve hâlâ ona bağlı olduğunu görüyorum. Elveda! Orada kal, duyularınla haz al, doğanın dediğini yap, solgun erkeklerle sol, kadınlarla kızar, çocuklarla oyna, suçlularla dua et, acılı anlarında gözlerini göğe kaldır; titre, ümit et, çırpın; bir arkadaşın olacak, hâlâ gülüp ağlayabilecek, verip alabileceksin. Ben gökten uzakta, yurdundan kovulmuş bir sürgün gibiyim; yerden uzakta, bir ucube gibi. Kalbim artık çarpmıyor, sadece kendimle ve kendim için yaşıyorum. Ruhumla hissediyor, alnımla nefes alıyor, düşüncemle görüyor, sabırsızlık ve arzulardan ölüyorum. Bu dünyada hiç kimse benim dileklerimi yerine getiremez, sabırsızlığımı yatıştıramaz, ve ben ağlamayı da unuttum. Yapayalnızım. Kaderime boyun eğiyor ve bekliyorum.
Ben kendimi yeterince örtülü bulmuyorum ve hâlâ beni fazla görüyor olmandan korkuyorum: Beni daha iyi tanısaydın tüylerin ürperirdi. Dinle, ben dünyanın meyvelerinden zevk almıyorum; sizin sevinçlerinizi fazlasıyla tattım ve anladım, ve pagan Roma’nın sefih imparatorları gibi her şeyden iğrenme noktasına vardım, zira görü yeteneği verildi bana. Beni bırak git, dedi Séraphitus, duyduğu acı yüzünden okunarak.