Çok küçük bir çocukken Türkçe kitabında "Yıldızlı Gece" tablosunu gördüğümde büyülenmiş gibi saatlerce ona baktığımı hatırlıyorum. Günümüzde bardaktan saate, kalemden deftere, makyaj tasarımlarında, ev dekorasyonunda, kısacası her yerde görebileceğimiz Van Gogh'un aslında ne kadar zor bir hayat yaşadığını biliyordum ama bunun bence "dünyanın en samimi ve gerçek olan yazıları"ndan yani mektuplardan okumak çok dokundu.
İncelememi yazarken, okuduğum zaman da olduğu gibi ağlamaya devam ediyorum, mantıksız şeyler yazabilirim bu yüzden, ama güzel şeyler bu dünyada asla değer görmüyor bunu biliyorum.
Bugün her yerde onu görmemiz de onun değer görmesi değil de bana hep değersizleştirilmesi gibi geliyor. Bu benim şahsi fikrim ama bunca açlık, hastalık, mental rahatsızlık, buhran geçiren ve buna rağmen çizimleriyle hayata tutunmaya çalışan bir adamı ticari kaygılarla bardak altlığı yapmak bana zalimce geliyor. Bu da bir isyandı, şu an aşırı hassas durumdayım.
Konumuza dönecek olursak... İki kardeşin kendi dünyalarında gerek mesafelere gerek bütün eleştirilere rağmen bağlılıklarını, koşulsuz sevgi ve saygılarını bu kadar güzel aktaran başka bir kitap bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Bu benim zirvemdir.
Van Gogh'un doğumundan ölümüne kadar süreci o kadar temiz ve içten anlatılmış ki okurken nefes alamadığımı hissettim.
Theo'nun varlığı adeta masal gibi... Her zaman yanınızda olmasını isteyeceğiniz tarza biri. Ama ağabeyini kaybetmiş biri olarak kendisine asla istediği gibi destek olamadı. Herkese yeten Theo, kendisine yetemedi. Yapayalnız öldü ama sonunda mezarındaki kalıntıları Van Gogh'un yanında bir mezara konuldu ve bu iki kardeş dünyada yine kavuşabildi.
Söyleyecek çok şey var ama duygusal olarak o kadar yoğunum ki nabzım hala deli gibi atıyor.
Edebi kaygılar güderek