Birden ona herşeyini vermek istiyorsun. Çocukluğunu, yorgunluğunu ve bu seyahatin içine doğru aradığın sonsuzluğu. Tenini. Kendini. Böyle bir tenden hiçbir sey algılayamayacağını biliyorsun. Ama sana başkalarını da anımsatmayacak. Yabancı biri olarak kalmayacak yalnız. Ya da herkes kadar yabancı kalacak. Ancak geceden kaçmış olacaksın. Kendinden, birlikte yaşamanın bu denli güç olduğu kendinden kaçacaksın. Bir insanı çıplaklığında ve yabancılığında algılayacaksın. Yeterince derin bir olgu. Sen de daha derinini sunabilir misin ki?
Doğanın, yaşamın, düşlerin, duyguların bana sunabildiğinden daha çoğunu yaşamam, daha
çoğunu algılamam, daha büyüğünü duymam gerek. Her nesneyi, her canlyı, herhangi bir insanı, anlık her görüntüyü yaşantıya dönüştürmeliyim, Yaşamı büyütmek, kendimce geliştirmek, derinleştirmek, genişletmek, rüzgarlarla estirmek, yağmurlarla yağdırmalıyım, ta ki kendimi canlı
ya da Cansız, doğmus ya da doğmamış tek bir nokta olarak görene dek. Ve kendi üzerimde kurduğum bu egemenlikle ölümü de büyütmem gerek. Yașamım, ölümüm her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı.
Tren raylarnı severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uyumak
zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.
Öykü ve șiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entellektüel örgüsü yoktur. Her anı ölüdür.