• 8:10 Vapuru

    Sesinde ne var biliyor musun
    Bir bahçenin ortası var
    Mavi ipek kış çiçeği
    Sigara içmek için
    Üst kata çıkıyorsun
    Sesinde ne var biliyor musun
    Uykusuz Türkçe var
    İşinden memnun değilsin
    Bu kenti sevmiyorsun
    Bir adam gazetesini katlar
    Sesinde ne var biliyor musun
    Eski öpüşler var
    Banyonun buzlu camı
    Birkaç gün görünmedin
    Okul şarkıları var
    Sesinde ne var biliyor musun
    Ev dağınıklığı var
    İkide bir elini başına götürüp
    Rüzğarda dağılan yalnızlığını
    Düzeltiyorsun
    Sesinde ne var biliyor musun
    Söylemediğin sözcükler var
    Küçücük şeyler belki
    Ama günün bu saatinde
    Anıt gibi dururlar
    Sesinde ne var biliyor musun
    Söyleyemediğin sözcükler var

    #Cemal Süreya ❤
  • Dört gün 10 saat mi yoksa beş gün 8 saat mi çalışmayı tercih edersin?
  • 400 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bence çok güzel bir romandı.Gerilkm ve gizem doruktaydı.Fakat sizi uyarmam gerek +18 içerikler bulunuyor.Kitap karısı ile beraber bir ormanda onlar için önemli olan bir yere giden adamı anlatıyor.Adam bayiltiliyor.Karisi kaçırılıyor.Bir kaç gün sonra karısınınolusu bulunuyor.Bundan 8 yıl sonra adamın karısı sadece ikisinin anlayabileceği e mail gönderiyor adama ve adam karısının hayatta olduğunu anlıyor.
  • 88 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Arka arkaya 2 kez okudum, bu şekilde okunmasını tavsiye ederim. İlk okumada fark etmediğiniz bazı kısımları fark ediyorsunuz. Kitabı anlamak için satranç bilmenize hiç gerek yok, kitap satranç oyuncuları üzerinden gitse de vermeye çalıştığı mesaj farkı. Zaten bilmiyorsanız da kalkıp oynama istediği yaratıyor. Indigo yayınlarının Ogün Duman çevirisi MUHTEŞEM. Başka bir çevirisindeki bazı bölümlerle karşılaştırdığımda kesinlikle bu çevirisini daha çok beğendim.

    #SPOILER#
    Kitaptaki tezatlıklar beni çok etkiledi. Hikaye Avusturyalı (Zweig'in hemşerisi) bir gemi yolcusu tarafından birinci ağızdan anlatılıyor. Gemi New York'tan Buenos Aires'e gidiyor, Sweig'in da yapmış olduğu bir yolculuk. (http://eski.sinematurk.com/film/67672...) Hitler döneminde geçiyor. Bu Avusturyalı adam gemide dünya satranç şampiyonu olan Czentovic'in olduğunu öğreniyor, ve onun ilgisini çekmek için karısı ile satranç oynamaya ve etrafında insan toplamaya başlıyor. Bu sırada öğreniyoruz ki Czentovic çok kıt zekalı bir adam, hayal gücü yok denecek seviyede ve akademik olarak hep başarısız olmuş. Tek yeteneği satranç, onu da körleme oynamayı başaramıyor. Tahta ve taşlar mutlaka gözünün önünde olmalıydı, bu yüzden yanında daima katlanabilir bir cep satrancı bulunduruyordu. "anlayışı kıt, ağzını bıçak açmayan bir çiftçi yamağı" Kıskanç ve yenik diğer satranç oyuncuları tarafından bu yönü ile eziliyor, ama kendisinin umurunda değil. Sonuç olarak zengin ve dünya şampiyonu. "yeteneğini ve ününü, küçük hesapçı, çoğu zaman avam bir açgözlülükle kazanabildiği kadar para kazanmak için kullanmanın yollarını arıyordu." "her defasında en ucuz otellerde kalıyor, ücreti ödendiği sürece en sefil kulüplerde dahi satranç oynuyor, sabun reklamları için poz veriyordu." aslında bana günümüz futbol oyuncularını andırdı biraz bu tasvir.

    "dünya turnuvasındaki başarısının ardından kendini dünyanın en önemli insanı addetmişti ve akıllı, entellektüel, göz kamaştırıcı hitap ve yazarları kendi uzmanlık alanlarında yenmiş olmanın bilinciyle ve bilhassa onlardan daha fazla para kazandığının somut bilgisiyle başlardaki özgüvensizlik hali, soğuk ve genellikle beceriksizce dışavurulmuş bir gurura dönüştü."

    Ve çok çok etkileyici bir alıntı "Zaten bu kadar çabuk ulaşılan bir şöhretin, böylesi boş bir zihni bulandırmaması düşünülebilir mi? Üstelik bir Rembrandt, bir Beethoven, bir Dante ya da bir Napolyon'un varlığından bile haberdar değilken kendini büyük bir insan sanması çok da kolay değil midir? Bu oğlanın taş kafasındaki tek bilgi, aylardır tek bir satranç partisi bile kaybetmemiş olduğudur; üstelik hayatta satranç ve para dışında başka değerlerin de olduğunu tahmin dahi edemediğinden kendine hayranlık duyması son derece olağan" sadece bu alıntı üzerine saatlerce düşünmek gerek.

    Evet, şampiyonumuz bu. Ardından Avusturyalı adam ve eşi oyun oynarken ilgi çekmeyi başarıyor ve McConnor adında bir adam kendisi ile oynamaya talip oluyor. "McConnor Bey, en önemsiz oyunda aldıkları bir yenilgiyi bile kişilik bilincinin aşağılanması olarak karşılayan, kendileriyle fazla haşır neşir olan, başarı saplantılı insanlardan biriydi." Oynadıkları oyun ustanın kısa süreli ilgisini çekiyor ama bu ilgi hemen dağılıyor. Tabii McConnor dünya şampiyonunun oyununu beğenmediğini öğrenince küplere biniyor ve gidip onunla oynayabilmek için konuşuyor. Elbette, Czentovic para talep ediyor, McConnor da kabul ediyor. Burda da beni çok etkileyen bir tepki veriyor. "Neden olmasın? C'est son metier. (Bu onun işi.) Dişim ağrısa ve rastlantı eseri gemide bir diş hekimi olsa, ondan dişimi bilaücrete çekmesini beklemezdim." Czentovic de tabiiki her isteyenle bedavaya oynayacak değildi.
    Yeterli satranç takımı olmadığı için eş zamanlı birçok oyun oynamak yerine, Czentovic'e karşı kalan herkes şeklinde oynamaya karar veriyorlar. Buradan sonra heyecanın yükseldiğini hissediyorsunuz ve meraklanmaya başlıyorsunuz.

    Yaklaşık 5 sayfa oyun devam ettikten sonra hikayeye bir adam katılıyor, maçı görüp tam Avusturyalı adamın takımı hamle yapmadan onları durdurup, hata yaptıklarını söylüyor ve başka bir hamle öneriyor. Czentovic'in yapacağı hamleyi önceden biliyor gibi, ki öyle de oluyor. Czentovic'in tüm stratejilerini anlayıp ona göre hamle yapan adam en sonunda yenilen oyunu eşit seviyeye getiriyor ve "Remi" diyor!
    Tabii Czentovic yenilen pehlivan edası ile bir parti daha oynamak istiyor, bilerek oyunu vermiş gibi davranıyor. Tabii McConnor hemen atlıyor ve adamla Czentovic'in teke tek maç yapacaklarını ilan ediyor. Adam karşı çıkıyor, 25 senedir satranca elini sürmediğini söylüyor ama kimseyi inandıramıyor. Yarın isterseniz tekrar oynayalım diyip gidiyor ve biz de bu esrarengiz adamın hikayesini öğrenmeye başlıyoruz.
    Adam Viyana'lı ve ailesinin monarşi ile yakından işler yapan bir hukuk bürosu var. Hitler'in gözünü kilise ve manastırlara dikmesi döneminde buralardan gelirleri olanlarının paralarını koruyorlar. Tabii ardından iş yerlerine bir ajan gönderiliyor ve ardından Hitler'in Viyana'ya girmesinden 1 gün önce adam SS tarafından tutuklanıyor. Adı Dr. B. olarak geçiyor sadece kitapta.
    Çok monarşiye ve kiliseye zarar verecek önemli bilgilere sahip olduğu için toplama kampları yerine bir otel odasına hapsediliyor. Tabii yapacak hiçbir şey olmadığı için işkence sayılabilecek bir durum. Sorgulanıyor, geri odaya getiriliyor. Yine çok etkileyici bir alıntı: "Zira bilindiği üzere dünyada başka hiçbir şey, insan ruhuna hiçlik kadar etkili bir baskı uygulayamaz."
    Yalnız, karanlık düşünceler ile başa çıkamıyor. Boğuluyor, en sonunda bağırıyor "Her şeyi anlatacağım!" ama gardiyan duymuyor yada duymazlıktan geliyor.
    Ve kitabın en can alıcı kısmı, bir kitap buluşu! Kitabı çalıp hücresine getiriyor, açmadan oyalanıyor, zevkini sonuna kadar yaşamak için. Ama sonrasında hayal kırıklığına uğruyor, bir satranç repertuarı kitabı! Ama başka çaresi yok, aklını meşgul edebilecek tek şey bu.
    Ekoseli yatak örtüsünde ekmek kırıntıları ile bu 150 oyunu canlandırmaya çalışıyor, çok zor bir iş. Taşlar karışıyor, 5 kez, 10 kez, 20 kez baştan başlaması gerekiyor. Ama boş a başka hiçbir şeyi yok, devam ediyor. 6 günde partileri hatasız oynamaya, 8 gün daha geçtiğinde ekmek kırıntısız gözünün önünde canlandırmaya başlıyor. Czentovic'in asla yapamadığı şeyi yapıyor. Bu kısımda size satranç oynamak istetecek bölüm var:

    "Saldırı ve savunmanın inceliklerini, tuzaklarını ve ayrıntılarını öğrendim; ileriye yönelik düşünme, kombinasyon, hızlı karşılık verme tekniklerini kavradım ve kısa sürede her bir satranç ustasının, kendine özgü akışı içindeki kişisel tarzını, bir şairin dizelerini daha birkaç satır sonra anlarcasına yanılmaz biçimde kestirebilmeye başladım." "Beynimin tazelendiğini, hatta sürekli bir düşünme disiplinine maruz kaldığı için keskinleştiğini duyumsuyordum."

    Bu zihinsel keskinlik sorgularına da yansıyor, daha kendinden emin, açık vermiyor.
    Ama 2,5-3 ay geçiyor, ve aynı oyunları evirip çevirip oynamaktan sıkılıyor. Hayal gücünü bu kadar geliştirmişken, o kararı alıyor. Kendi kendine karşı oynayacak!

    Bunun için 2 farklı kişiliğe bölünüyor, "beyaz ben" ve "siyah ben"
    "satrançta kendine karşı oynamak, kendi gölgesinin üzerinden atlamaya benzeyen çelişkili bir durum oluşturur." ve öyle de oluyor. Kendi ile savaşmaya başlıyor, kazanan taraf ile kaybeden taraf her oyunda çakışıyor. Önceki o sakin ve keskin hali, dengesiz bir hal alıyor. Bu durumu da şu şekilde açıklıyor:

    "başkalarının partilerini taklit etmek beni oyuna katmadığı için bu faaliyet, bozuk sinirlerim üzerinde sakinleştirici etki gösteriyordu; kimin kazandığı umurumda değildi, çünkü şampiyonluk mücadelesi veren benim şahsım değildi"
    "Ancak kendime karşı oynamaya girişmemle beraber farkında olmadan kendime meydan okumaya başlamıştım." "iki benliğim de bir zafer sarhoşluğuna kapılıyor ve aynı zamanda beceriksizliğine öfkeleniyordu." bu durumu da 'yapay şizofteni' olarak adlandırıyor.

    Aslında bu bana biraz Yin&Yang'i hatırlattı. İçimizdeki beyaz ve siyahın, iyilik ve kötülüğün denge hali veya sonsuz savaşı.

    Oyunda ustalaştıkça oyunlar kısalıyor, iyice saplantı haline geliyordu. "Oyun sevgisi artık oyun hazzına, oyun hazzı bir mecburiyete, manik bir hale, sadee uyanık olduğum zamanları değil, yavaş yavaş uykumu da ele geçiren coşkun bir öfkeye dönüşmüştü."

    Aslında bunu çoğu saplantı veya bağımlılık için söyleyebiliriz. Bir takım krizler, havaleler ardından hastahanede buluyor kendini ve özgürlüğüne kavuşuyor. Hikayesi bittiğinde sadece deneme amaçlı 1 el oynayacağını söylüyor, bir alkoliğin "Sadece 1 bardak içeceğim." diyişi gibi.

    Oyun başlıyor ve Czentovic her hamlesi için 10 dakika düşünürken Dr. B. her şeyi önceden hesaplayıp hızlı bir şekilde oynuyor. Tabi Czentovic'in hamlelerinin bu kadar uzun sinirlerini bozuyor. Oyunun ortalarında bir hamle yaparak "İşte! Bu kadar!" diye seslenip arkasına yaslanıyor. Czentovic tabii 6-7 dakika hamle yapmıyor. Dr. B. kalkıyor ve ileri geri yürümeye başlıyor, sabırsız. Avusturlayı adam ise anlıyor ki, Dr. B. eski hücesinin ebatlarını çizdiğini anlıyor. "hapis kaldığı aylar boyunca kafese kapatılmış bir hayvan misali, kasılmış elleri ve büzüşmüş omuzlarıyla aynen böyle bir aşağı bir yukarı yürümüş, donuk ama bir o kadar ateşli bakışlarında deliliğin kızın ışıltısıyla volta atmış olmalıydı."
    Czentovic kimsenin beklemediği bir şekilde tüm taşları deviriyor, teslim oluyor. "Bir parti daha?" diye soruyor ve Dr. B. hemen kabul ediyor. Her ne kadar sadece 1 kez oynayacağını söylemiş olsa da. Titremeye başlıyor, bir bağımlı misali.
    Yeni oyunda bir süre sonra "Şah! Şahı sıkıştırdım!" diyor. Fakat bu doğru değil, Czentovic halinden memnun bir şekilde açıklıyor. Dr. B. şaşkın "Hayır, taşlar doğru yerlerde değil! Bu bambaşka bir parti... bu parti" derken Avusturyalı onu tutuyor ve "Hatırla!" diyor. Dr. B. o anda kendine geliyor ve her şeyi anlıyor. Belki de kafasında başka partiler oynuyordu ve her şey birbirine karıştı, belki de bu partiyi onlarca farklı son ile bitirmişti bile zihninde. Sonunda özür dileyerek ayrılıyor, McConnor tepkili, Czentovic ise hâlâ kibirli ve halinden memnun.
  • Yunanlılar Yanya'yı ele geçirdikten iki gün sonra, 8 Mart 1913 tarihinde Yunan bayrağı çekerek resmen Girit'i işgal ettiler.