• Beyza Alkoç (4 gün önce evlendi. Yeni soyadı Aydın ama Alkoç yazmak istedim.) yarın saat 8'de Enkaz Altındakiler adında yazmaya başlayacağı kitabın ilk gösterimini yapacak. Wattpad uygulamasında.
  • SANALDA KADINA YÜRÜME YOLLARI,,,,!!

    1. Aşama: Merhaba can

    2. Aşama: Can nasılsın? Kusura bakma rahatsız etmek için yazmadım ne kadar anlamlı şeyler paylaşıyorsun, keşke herkes senin gibi olsa yoldaşım.

    3. Aşama: Mutlu, huzurlu, hayırlı geceler… Can napıyosun?

    4. Aşama: Ne güzel ağzının payını verdin yoldaşım, gurur duydum seninle. İnsanlar çok bozuldu maalesef, çok az kaldı senin gibi, benim gibiler (Aklınca gurur okşama, onurlandırma)

    5.Aşama: Canım napıyosun, müsait misin? (Level atlama)

    6.Aşama : Yakında o taraflara geliyorum, fırsatım olursa ararım seni. Müsait olursan bir dost kahvesi içeriz. Sahi sende çocuk var mıydı, hiç sormadım neyle meşgulsün? (Kahve ayağı, amaç rakı / bira / şarap… “Çocuk” sorusu ise yalnız mı yaşıyorsun merakı…)

    7.Aşama : Hımmm o zaman çocuklar babasındayken daha rahat çıkarsın, dur programı ona göre yapayım. Uzun uzun sohbet etme şansımız olur.
    Haa bu arada tanıdık bildik otel var mıydı? 1-2 gün kalırım. Gerçi hiç sevmiyorum otelleri ama gündüz görüşürüz, gece yatmaya giderim. (Eve davet beklentisi,,yol geçen hanı sanki)

    8.Aşama: Boşanalı ne kadar olmuştu canım, hala baskı yapıyor mu, kıskançlık falan? (G....t korkusu )

    Not:Bu paylaşım Alıntıdır...
  • Kur'an-ı Kerim'de sırat, daha çok "müstakim" (doğru) ile sıfatlanarak, Allah'ın rızasına uygun olan ve O'na ileten Tevhid dini ve İslâm dini anlamında kullanılır:

    "Kim, Allah'a güvenip dayanırsa muhakkak doğru yola (sırat-ı müstakime) iletilmiştir." (Al-i İmrân, 3/101);

    "Muhakkak Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O'na ibadet ediniz. Bu doğru yol (sırat-ı müstakim)dur." (Al-i İmran, 3/51).

    Fakat ıstılahta sırat denilince ahiretteki "sırat" akla gelir. Sırat, mahşer yerinden itibaren cehennemin üzerinden geçerek cennete kadar uzanacak bir köprüdür. Bu köprü, haşir günü cehennemin üzerinde kurulacaktır. Mü'min, günahkâr, kâfir herkes bu köprüye gelecektir. Cennete gidebilmek için bundan başka yol yoktur. Sıratın iki tarafına konulmuş kancalar, oradan geçmeye iyi amelleri yetmeyen kimseleri Allah'ın emriyle çekip cehenneme düşüreceklerdir. İyi amelleri ağır gelenler, kötülükleri sebebiyle tırmalanıp yara almış olsalar bile Sıratı geçeceklerdir. Bazı mü'minler senelerce sürünerek geçeceklerdir. Sırattan geçiş esnasında Peygamberimiz (asm) sırat üzerinde "Kurtar, ey Rabbim, kurtar!.." diye mü'minlere dua edip duracaktır.(Müslim, İman, 84/329).

    Ebu Said el Hudrî'nin rivayetinde Peygamberimiz (asm) şöyle buyuruyor:

    "Mahşerde muhakeme ve muhasebe işlerinden sonra Cehennemin üzerinde bir köprü (Sırat) kurulur. Allah şefaate izin verir. (Mü'minler) 'Ya Allah selamet ver, selamet ver, diye dua eder durur.' 'Ya Rasulallah, köprü nedir?' diye sorulduğunda; 'Kaypak ve kaygan bir yoldur. Orada; kancalar, çengeller ve Necidde bilen sa'dan denilen sert dikencikler gibi dikenler vardır. Mü'minler amellerine göre kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgar gibi, kimi kuş gibi, kimi iyi cins yarış atları gibi, kimi deve gibi süratle geçerler. Mü'minlerden kimi sapasağlam kurtulur. Kimi de tırmalanmış (hafif yaralı) olarak salıverilir. Kimileri de cehennem ateşi içerisine dökülür.'" (Buhari, Müslim, Tirmizi'den naklen Mansur Ali Nasıf, Tâc, V, 394-395).

    Ebu Hureyre, Peygamberimiz (asm)'den şöyle rivayet ediyor:

    "Cehennemin ortasına sırat (köprüsü) kurulur. Oradan peygamberlerden ümmetleri ile beraber geçenlerin ilki ben olacağım. Peygamberlerden başka o gün kimse konuşamaz, peygamberlerin sözleri de 'Ey Allah'ım, kurtar kurtar.' olur." (Buhari ve Müslim'den naklen, Tâc, V, 377-378).

    Ebû Sa'id el-Hudri'nin rivayet ettiğine göre, Sırat köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskindir. Sırat'ın uzunluğu bin senelik yokuş, bin senelik iniş ve bin senelik de düzlüktür. Bu mesafe bazı insanlar için olacaktır. Her bir kimsenin bu mesafeyi geçmesi, amelleri ile orantılı bir zamanda olacaktır. (Mansur Ali Nasıf, Tâc, V.394; Acluni, Keşfül-Hafa, II, 31). Bazı ulemâya göre Sırat'ın kıldan ince, kılıçtan keskin olduğuna dair rivayetler, bu köprünün üzerinden geçmenin pek müşkil ve zor olduğundan kinayedir.

    Mü'minlerin Sırat'ın üzerinden çabuk geçip geçmemeleri, onların haramlara yönelip yönelmemelerine bağlıdır. Kalbine haram işleme düşüncesi gelip de ondan hemen yüz çevirip uzaklaşan kimseler Sırat'tan çabuk geçecektir.

    Sırat üzerinde her bir mü'minin yalnız kendisinin faydalanacağı bir nûru vardır. Bu nurdan başkası faydalanamayacaktır. Kimse, başka bir kimsenin nûru içerisinde gidemeyecektir. Nurunun intişarı nisbetinde her bir mü'mini Sırat geniş veya dar olacaktır. Sırat'ın genişliği hadd-i zatında bir ve aynı olduğu halde, üzerlerinden geçenlerin nurları nisbetinde kimisine ince ve sıkıcı, kimisine enli, rahat ve hoş görünecektir.

    Yüce Allah şöyle buyurur:

    "Ey iman edenler, günahlarınıza samimi bir tövbe ile Allah'a dönün! Umulur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları önlerinden ve yanlarından koşar da, 'Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla; muhakkak sen her şeye kadirsin.' derler." (Tahrim, 66/8).

    Bu âyette, mü'minlerin nurlarından kastedilen, iman ve amelleriyle husûle gelen nurlardır. Özellikle bu nurları Sırat üzerinde onları yedip götürecek ve selamete çıkaracaktır. Münafıklar, karanlıkta kaldıkça mü'minler "Rabbimiz, nurumuzu söndürüp de bizi de kâfirler ve münafıklar gibi karanlıkta bırakma! Varacağımız yere kadar nurumuzu devam ettir ki, bu nurla sevinelim, karanlıkta kalıp perişan olmayalım." derler:

    "O gün (sıratta) münafık erkeklerle münafık kadınlar, mü'minlere, bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, derler. Onlara, dönün arkanıza da bir nur arayın, denilir. Nihayet, onların arasına, bir kapısı olan ve içinde rahmet ve dışında azab bulunan bir sur çekilir." (Hadid, 57/13).

    Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:

    "Sizlerden hiçbir kimse yoktur ki oraya (cehenneme) uğramamış olsun. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, iman edip kötülüklerden sakınanları kurtarırız. Zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız." (Meryem, 19/71-72).

    Bir rivayete göre cennetlik mü'minlerin cehenneme uğramaları, üzerindeki sırattan geçmelerinden ibarettir. Herkes bu köprüye gelecek ve cehenneme girecek olanlar da buradan gireceklerdir. Mü'minlerin cennete yollarının cehennemden geçmesindeki hikmet; sevinçlerinin fazlalaşması ve kurtuldukları için şükürlerinin artması ve kâfirlerin üzüntülerinin çoğalmasıdır. Çünkü dünyada düşman saydıkları mü'minlerin kurtulması, kendilerinin cehenneme atılmaları, kâfirler için azab üzerine azab olacaktır.

    Mutezile'nin çoğu ve Kadi Abdulcebbâr el-Hemedâni (ö. 415/1025), "Üzerinden geçmek mümkün olamaz; mümkün olsa bile, sırattan geçmek müminlere eza ve cefa çektirir." diyerek sıratı inkâr etmişlerdir.

    Halimi (ö. 403/1012) gibi bazı âlimler de kâfirlerin sırata uğramadan doğrudan doğruya Cehennem'e atılacaklarını söylemişlerdir. Bunlar, bu görüşlerini Ebu Sa'id el-Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadise dayandırmışlardır. Bu hadise göre, mahşerde bir münâdi, "Her ümmet dünyada nelere tapıyor idiyse, onların ardına düşsün." diye çağırır. Bunun üzerine münezzeh ve yüce olan Allah'tan başka şeylere, putlara ve heykellere tapagelen ne kadar kimse varsa, onlardan hiçbiri kalmaksızın cehenneme dökülürler. Artık ortalıkta iyi ve kötülerden yalnız Allah'a ibadet etmiş olanlar ve Ehl-i kitabın kalıntılarından başka kimseler kalmayınca, Yahudiler çağırılacak ve onlara "Siz neye ibadet ediyordunuz?" denilecek. Onlar "Allah'ın oğlu Üzeyr'e tapıyorduk." diyecekler. Bunun üzerine onlara, "Yalan söylediniz! Allah hiç bir eş ve oğul edinmedi." denilir. Bunlar susadıklarını söyleyerek Cenab-ı Allah'tan su isteyince, kendilerine serap gibi görünen ateşe götürülecekler ve birbirlerini çiğneyerek cehennem ateşinin içine yuvarlanıp döküleceklerdir. Sonra Hristiyanlar çağırılacak, "Sizler kime ibadet ediyordunuz?" denilecek. "Allah'ın oğlu Mesih'e ibadet ediyorduk." diyecekler. Onlara da "Yalan söylediniz! Allah hiç bir eş ve oğul edinmedi." denilecek. Bunlar da susadıklarını söyleyerek Allah'tan su isteyince, kendilerine, "Haydi suya gelmez misiniz?" diye işaret olunur. Serap gibi görünen cehenneme doğru toplanacaklar ve birbirlerini çiğneyerek cehenneme döküleceklerdir."

    Bu hadisin devamında: Geride kalanlara, tanımadıkları bir surette Allah Teâlâ'nın tecelli edeceği, sonra şiddet ve dehşetin kaldırılarak samimi olarak Allah'a ibadet edenlerin secde etmelerine izin verileceği, diğerlerinin -secde etmek istediklerinde- kafalarının üzerine düşecekleri, daha sonra Allah Teâlâ'nın bunlara ilk gördüklerinden başka bir surette (sıfatta) tecelli edeceği bildirilir. Bundan sonra da cehennemin üzerine köprü (sıratın) kurulacağı ve şefaate izin verileceği beyan edilir. (Buhari, Müslim, Tirmizi'den naklen et-Tâc, V, 393-394; metin Müslim'in Sahih'inden özetlenerek alınmıştır, bk. Müslim, Sahih, Kitabül-İman, 81/302).

    (Sa'deddin Taftâzani, Şerhul-Makasıd, İstanbul 1305, II, s. 223; Şerhul-Akaid İstanbul 1310; Abdusselâm b. İbrâhim el-Lakkâni, Şerh-u Cevhereti't-Tevhid, Mısır' 1955, s. 235-236; Fahreddin er-Razi, Mefâtihul-Gayb, İstanbul 1308, Kitab-ü Mecmü'atin mine't-Tefâsir, el-Matbaatül-Âmire İstanbul 1319).
  • yazmak, bir anlamda buluşmakmış. Aynı sıkıntıları,
    aynı endişeleri, aynı umutları paylaşanların buluşması, zaman-
    ları farklı olsa dahi...
    7


    Fakat guguklu saat misali, sunulan her fırsatta konuşmaya kalk-
    mak, bu devrin müzmin hastalıklarından biridir.
    15

    "Dilinizin sınırları, dünyanızın sınırlarıdır ... "
    Ludwig Wittgenstein
    18

    bir insanın
    anne karnından doğum sonrası 10 yaşına gelene kadar, beyninde
    ortalama olarak her saniye 1,8 milyon kadar yeni bağlantı kurul-
    duğu hesaplanmakta.
    19

    "Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil ... "
    Clavdius
    24

    Herkesin bilim
    adamı, herkesin bilim felsefecisi, herkesin din alimi, herkesin futbol
    yorumcusu olduğu bir toplumda "gerçekten uzman aydın" bulma
    imkanımız gittikçe azalacaktır (azalıyor da).
    28

    "İki şey dünyaya hükmeder: Biri kılıç, diğeri düşünce ...
    Kılıç, önünde sonunda düşünceye yenilir."
    Napolyon
    31

    Fakat cinsel
    içerikli bu yayınların beynimize neler yaptığını bilsek, sanırım hem
    kendimiz hem de gelecek nesiller için alarm çanlarının ne kadar
    gürültülü çaldığını duyabilirdik.
    39

    "Yabancı bir lisanla ilgili hiçbir şey bilmeyen,
    kendi dili hakkında da hiçbir şey bilmez."
    Johann Wolfgang von Goethe
    41

    bir şeylerin "bilimsel temeli"ni araştırma alışkanlığımız olsaydı, bugün bulunduğumuz konum-
    dan çok daha farklı bir yerde olurduk, bu kesin ...
    44

    Yabancı bir lisanla eği-
    tim, Türkiye'ye bilinçli veya bilinçsiz olarak yapılan en büyük iha-
    netlerden biridir ve kanımca yıllardır bizi yerlerde sürükleyen en
    önemli etmenlerden biri olan Batı karşısındaki aşağılık komplek-
    simizin de en önde gelen nedenlerindendir.
    45

    Bu meyvelerin en acısı, mesleki jargon zorlamaları dışında, günlük
    hayatta sıkça karşımıza çıkan o "aşırma" lisandır. Hayreti belirt-
    mek için "w"li "wow" kullanılması ve güzelim "harika" kelimesi-
    ninse yerini "Süppeer!" ünlemine bırakması gibi unsurlar sıradan
    hale geldi. Artık asabı bozulduğunda "Modumda değilim" diyerek
    kendini ifade eden çocuklar, ödevlerini yaparken anne ve babala-
    rına "Halet-i ruhiye ne demek? Edebiyat kitabında geçiyor da ... "
    diye soruyorlar. Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe"sinin ve "Nutuk"u-
    nun aslı, çoktan anlaşılmaz bir lakırdıya dönüştü bile. O yüzden
    "modernize" edilmedi mi zaten?
    50

    Kendi
    dallarını İngilizce kaynaklardan öğrenen bilim adamı adayları,
    ileride o kadar çalışmanın üstüne bir de öğrendikleri İngilizce te-
    rimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak için ilave bir mesai harca-
    maya gönüllü olmuyorlar. İşte bu da kendiliğinden bugünkü garip
    "Türkilizce" bilimsel(!) dilin ortaya çıkmasında çok büyük etken-
    lerden bir tanesi!
    52

    Alev Alatlı'nın söylediği
    gibi "Dünyayı bilmeyen, onun maskarası olur".
    56

    "Akıllıca söylenen rahatlatıcı sözler,
    insanoğlunun bildiği en eski tedavi yöntemidir."
    Louis Nizer
    57

    "Ofisindeki çiçekleri ölmüş bir doktordan uzak durun!"
    Erma Bombeck
    60

    "Haysiyet, izzet-i nefis, gurur gibi kelimeleri-
    mizi attık bir kenara, hepsine birden onur dedik. Onur geldi ama biz
    haysiyetimizden olduk"
    63

    Halbuki milyonlarca yıllık yaşam planından edi-
    nilmiş bilgeliğin yanında günlük modaların ne kadar önemsiz oldu-
    ğunu bir fark edebilsek, mutluluk dediğimiz kelimenin anlamını çok
    daha iyi kavrayabileceğiz.
    75

    Jostein Gaarder "Sofie'nin Dünyası" adlı kitabında bu açmazı şöyle
    dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit ol-
    saydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi.''
    83

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana ...
    83

    Sıradan olmamak için ha-
    yatında sıradan gördüğü her şeye sırtını dönen ve böylece yıllar
    boyu gözünün önündeki imkanlardan, hatta mucizelerden bihaber
    yaşayan insanları tanısanız, sıra dışı olmaya çalışırken kaçırdık-
    larınızı daha iyi anlayacaksınız, anlayacağız belki...
    87

    "Bir şeyi yaparken mutlu ve verimli olabiliyorsanız, o iş için dün-
    yaya gelmiş olma ihtimaliniz yüksektir"
    87

    Bu dünyadaki her insan gibi "benzersiz"
    olduğumuzu bize pek kimseler hatırlatmadığı için, şu sonsuz ola-
    sılıklar evrenini birkaç başarı formülüne indirgeyen hazırlop pa-
    ketler yüzünden, ekserimiz mutsuz ve sıkıntılı bir hayatın içinde
    bulur kendini. Heveslerimiz de böyledir, ne olduğumuzu bilmeden
    ne olacağımızı hayal etmeye başlamış buluruz kendimizi...
    88

    Biyolojik olarak en fazla 150 kişilik bir çev-
    reyle baş edebilecek bir zihinle, bazen bütün ülkede, bazen bütün
    dünyada tanınan, bilinen biri olma arasındaki zıtlığı yenebilecek
    bir zihin bulabilmeniz, işte bu nedenle çok zordur
    89

    Mesela sırf yüksek puan al-
    dığı için üniversite tercihlerinde tıp fakültesi gibi bölümler oku-
    yan ve tüm ömrünü hiç sevmediği, mizacına hiç uygun olmayan
    bir meslekle geçiren nice insanımız var. Sırf yüksek puan alabile-
    cek kadar çalışkan ve hızlı işlem kapasitesine sahip oldukları için
    adeta ömür boyu cezalandırılan nice insan ...
    90

    İş garantisini veya diğerlerinin gözündeki prestiji öncelerken mutlu-
    luğu ikinci planda bırakmak, ne büyük bedeldir!
    90

    Üretim çarkı içinde "iş bulma"nın hayatın tek amacı haline gel-
    diği karanlık bir dünyayı anlatan ahmakça bir film izliyor gibiyiz.
    91

    Sanayi Devrimi'nin neticesinde şekillenen ve
    insanları devasa üretim-tüketim makinasına birer dişli olarak
    yetiştirmek üzere kurgulanmış, adına "eğitim" dediğimiz çarkın
    en anlamsız ve zamanın gereksinimleriyle uyumsuz sürecini ya-
    şamaya devam ediyoruz. Herkes üniversite profesörü olacakmış
    gibi yönlendiriliyor.
    91

    İnsanlar adedince çeşitlilik arz etmesi gereken tabii insan yaşa-
    mına bu eğitimde yer yok. Bu daracık seçeneklere sığamayanlar,
    başarısız olarak damgalanıyor. Kendini alabildiğine törpüleyip bu
    seçeneklerden sağ salim çıkabilenler ise geride kalan kısımlarıyla
    kendilerine ve topluma faydalı olmaya çalışıyor. İşte günümüzün
    "çözümsüz" elitlerinin üretim bandı kabaca böyle işliyor ...
    89

    Osmanlı sultanlarının Enderun mektebinin kapısına yazdırdığı
    "Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz" yazısını
    biz ne zaman eğitim kurumlarımızın girişlerine yazacağız acaba?
    90

    "Sonsuzluğun karşısında dağlar, bulutlar kadar geçicidir."
    Robert Green Ingersoll
    91

    Tafsilatlı bir market alışverişinden sonra buzdolabımıza doldur-
    duğu'
    muz ürünlerin bir kısmı tüketilerek, gittikçe artan bir kısmı
    ise "bozularak" hayatımızdan çıkıyor. Yeni bir market alışverişi
    ile her şeye sıfırdan başlayabiliyor, taze ürünlerle "hiçbir şey ol-
    mamış gibi" hayatımıza devam edebiliyoruz.
    91

    Bayram SMS'leri ile eski arkadaşlarımızla bağlantımızı sürdür-
    sek de bunun gerçek bir bağlantı olmadığının hepimiz farkındayız.
    92

    Tükettikleri kadar
    değil, tasarruf ettikleri kadar insan olunacağına inanmış insanlar
    gördüm ben.
    92

    Bir düşünsenize, bugün yahut 50 yıl sonra hayata gözlerimizi ka-
    padığımızda, gerçekten bizim olan ne kalacak geriye?
    Keşke "bir hoş seda" diyebilsek ...
    93

    "Basitlik, gelişmişliğin son noktasıdır."
    Leonardo da Vinci
    99

    Etrafımızdaki verilerin çokluğu
    bizde "bilgili olma" yanılsamasını geçici bir süre de olsa başarıyla
    yaratıp, her birimizi biraz daha ukalalaştırırken zihnimizin yor-
    gunluğunu gözümüzden başarıyla gizliyor.
    99

    "Öğrenmemi engelleyen tek şey, eğitimimdi..."
    Albert Einstein
    113

    Güneş tutulmasının tam saatini ve dünya üzerin-
    deki izleme noktalarını son derece dakik bir şekilde hesap edebile-
    cek kadar gelişmiş astronomi ilmine sahipken acaba İslam coğrafyası
    neden "bayram günlerinin tarihi" ve "Ramazan ayının başlangıcı"
    konusunda hala anlaşamaz?
    126

    insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik ise benim görü-
    şüme göre "sınırlarını aşabilme" yeteneğidir
    133

    Bilimsel bilgideki boşluklarda Allah'ı arayanlar, bilgileri arttıkça
    inançlarından olurlar.
    134

    İslam inancına sahip olan bir insan için, maddi nedenleri bilinse
    de bilinmese de bu evrende olan biten her şey, Allah'ın yaratıcılı-
    ğına, muhtelif isimlerine ve sıfatlarına dolaysız delillerdir. Meka-
    nizmayı öğrenmek, bizzat Allah'ın emrettiği gibi, O'nun sanatını
    daha doğrudan deneyimleyebilme tecrübesidir, hepsi o kadar ...
    Bilimsel bilgideki boşluklarda Allah'ı arayanlar, bilgileri arttıkça
    inançlarından olurlar.
    134

    Peki, dünyamızda kaç "tür" canlı yaşıyor acaba? 2009 yılında ya-
    pılan kapsamlı bir çalışmaya15 ait bilgilere bakacak olursak, yak-
    laşık olarak 310 bin bitki, 100 bin kadar mantar, 1 milyon 400
    binden fazla hayvan (bunların 1 milyondan fazlası böcek, 65 bin
    kadarı omurgalı) türü tanımlanmış durumdadır.
    136

    Şimdi bu tartışmalardaki temel mantık hatalarından bazılarına ya-
    kından bakalım: Öncelikle tür dediğimiz kavram, doğada gerçek
    bir karşılığı olmayan, salt insan icadı bir kavramdır. İnsanın kate-
    gorik düşünüş biçimine bağlı olarak çevresindeki canlı dünyayı sı-
    nıflandırma alışkanlığının bir sonucudur. Ayrıca sanıldığı gibi tür
    kavramı ve tür tanımlamaları o kadar sabit ve keskin kenarlı ta-
    nımlar değildir. Birçok canlı örneğinin hangi türe dahil edileceği
    konusunda ciddi ihtilaflar yaşanmakta ve birçok canlının filoge-
    netik (soyoluş) ağaçları veya başka bir deyişle, ait oldukları takso-
    nomik sınıflar, gözden geçirilmekte ve değişmektedir. Birçok kez
    çıplak gözle ayırt edebileceğiniz herhangi bir farkı olmayan hay-
    vanların (özellikle bazı böceklerin) farklı türler olduklarına hük-
    metmeniz gerekebilir. Çünkü görünüşteki benzerlik ve farklılık-
    lar yanıltıcı olabilir. Kısacası taksonomi ve tür tanımlama, oldukça
    kaygan zeminli ve belirsiz bir uğraştır.
    Bir başka husus ise taksonomi fikrinin, yani canlıların sınıflan-
    dırılması sürecinin, büyük oranda canlıların "akrabalıkları" üze-
    rine kurulu olduğudur. Yani taksonomi verileri, tür tanımları ve
    hayvanların sınıflandırma bilgileri üzerinden tartışmaya başla-
    dığınız zaman, otomatik olarak evrimsel akrabalık fikri üzerinde
    tartışıyorsunuz demektir. Bu noktanın çoğu kez gözden kaçması,
    özellikle evrim aleyhinde kanıtlar getirmeye çalışanların sonuç-
    suz döngüler içinde kalmalarına neden olabilmektedir. Yaratılışın
    ateşli savunucuları, çoğu kez "Türler asla birbirine dönüşmez" der-
    ken, insan icadı taksonomik bir sınıflandırma birimini adeta kut-
    sallaştırma yanılgısına düşmektedirler.
    Hatırda tutulması gereken en önemli hata ise "Ya o ya bu" şek-
    linde ortaya çıkan ikili mantığa dayalı hatalardır. Canlılar alemi
    hiçbir zaman bizim sınırlandırıcı ikili mantığımıza göre işlemez.
    Davranışlardan hayvan gruplarının özelliklerine kadar baktığı-
    nız her yerde, bol miktarda ara geçişler içeren, sınıflandırmayı
    son derece zorlaştıran "gri" unsurlar çıkar karşımıza. Hal böyley-
    ken, yani canlılar bizim ikili mantığımıza hiç mi hiç uymazken, on-
    ları "Ya şöyledir ya da böyle!" mantığıyla tartışmanın bizi gerçeğe
    ulaştırmayacağı açıktır.
    Tabii amaç gerçeğe ulaşmak değil de sadece kavga ve tartışma ise
    bunların da hiçbir önemi yoktur.
    137


    "Cevap, sorunun açtığı pencereden görünür ... "
    Ali Suad
    139


    Evrim ve İslam inancı üzerine yaptığım konuşmalar, yazdığım ya-
    zılar re katıldığım televizyon programları sonrasında çoğu olumlu
    olmak üzere birçok tepki alıyorum. Geri dönüşlerin önemli bir kıs-
    mında bazı temel kafa karışıklıklarını yansıtan itirazlar var. Ge-
    nel bir cevap olsun diye onlardan önemli bulduklarımın bazılarını
    burada sizlerle paylaşacağım. Elbette buradaki soru ve cevaplar
    yüzyılları aşkın bir zamandır içinde bulunduğumuz bu düşünce
    cenderesini kırmaya yetmeyecek fakat bana faydası olduğunu dü-
    şündüğüm bir akıl yürütme zincirinin, bu konuda gelen sorulara
    verdiğim cevaplarla daha kolay anlaşılabileceğini ve izlenebilece-
    ğini düşünüyorum. Şimdi sizi, internet üzerinden bana ulaştırılan
    bazı sorular ve onlara vermeye çalıştığım cevaplarla baş başa bı-
    rakayım:
    • Evrimi mi, yaratıhşı mı savunuyorsunuz?
    Benim dünyam bu iki seçenekten ibaret değil ve bunlar birbirinin
    zıddı, birbirini dışlayan şeyler değil. Yani soru, özü itibariyle ha-
    talı. Ama Allah'ın her şeyi belli bir oluş ve sürece bağlı olarak ya-
    ratmayı murat ettiğini çok iyi biliyorum. Hayatınızda bir tek bitki
    diktiyseniz, bir kez bir bebeğin büyümesini izlediyseniz, siz de Sün-
    netullah'ın bu kısmını yakinen gözlemlemişsiniz demektir. Unut-
    mayınız, sizi de (eğer inanıyorsanız) Allah yaratmıştır ama dokuz
    aylık bir gebelik sürecinde şekillenmenizi beklemek zorundaydınız.
    Bu bekleme, sizin ait olduğunuz maddi alemin bir kuralıdır ve Ya-
    radan'ı bağlamaz.
    • Evrimin olmadığı tek bir proteinden bile anlaşılır ...
    Tek bir proteinden, "hiçbir şeyin rastgele olamayacağı" anlaşılır, o
    da insafı olana! Aynı şey bir kar tanesinden, bir damla sudan, ge-
    lip geçen bulutların şeklinden de anlaşılır. Eğer istenirse ... Ama
    bir proteine bakarak canlıların "nasıl yaratıldığı" anlaşılmaz. İşte
    orada biraz "bilim" bilmek lazım ...
    • Evrime dair ne tip kanıtlar var? Nasıl bu kadar eminsi-
    niz?
    Emin değilim. Bakınca tek gördüğüm şey bu olduğu için aklıma
    sebepler dairesinde "başka" bir açıklama gelmiyor. Canlıların bir
    şekilde akraba olduklarını görebiliyorum. Ama bunun Darwin'in
    dediği gibi olduğunu da hiç zannetmiyorum. İşin içinde bambaşka
    süreçler var ve bilimsel olarak daha bu mevzuu anlamanın başında
    olduğumuzu düşünüyorum. Ayrıca Müslüman bilim adamlarının
    bu konularda söyleyecek çok sözleri olduğunu da düşünüyorum.
    Yeter ki bu anlamsız reddiye psikolojisini üzerimizden bir atalım ...
    • Evrim teorisi doğru ise neden ara geçiş fosilleri yok? Yani
    bu sorudan bıkmış olabilirsiniz ama gerçekten de ara form·
    ların olmaması ve bunun açıklanmaması beni şaşırtıyor.
    Canlılar arasında çok çeşitlilik ve benzerlik var fakat ne·
    den çok bariz farklar arasında türler yok, bunu anlayamı·
    yorum. Mesela şu, şu türden türedi gibi bir bilgi var mı?
    Canlıların bulunduğu ortam ve şartlara göre değişimini an·
    layabiliyorum fakat canlıların türden türe geçişi arasında
    kopukluk olduğunu düşünüyorum. Birebir türden türe ge·
    çiş olduğuna inanmıyorum. Mesela at ile eşeğin birleşimin·
    den katır oluyor ama katır neslini devam ettiremiyor.
    Hayır, bu tip sorulardan henüz bıkmadım, zira her seferinde masa
    başı anti-evrim anlayışının bana da ne kadar zaman kaybettirdiğini
    aklıma getiriyor bu itiraz ... Klasik olacak belki ama ara form bul-
    mak isteyen sadece "Google"a baksa yeter. Mesela Wikipedia'da
    şöyle bir madde var: Ara Geçiş Fosillerin Listesi.16 Buradaki hay-
    vanlar bugün soyları tükenmiş ve bildiğimiz tüm canlıların özel-
    liklerini kısmen taşıyan ama günümüzde benzerleri olmayan can-
    lılar. Ara form dendiğine "sakat ve yarım" uzuvlar içeren canlıların
    anlaşılması, evrim biyolojisinin bilinmemesinden kaynaklanan bir
    yanlış bakış açısıdır. Eksik ve sakat bir hayvan, fosil bırakacak ka-
    dar zaten yaygınlaşamaz, yaşamını sürdürüp üreyemezdi. Dolayı-
    sıyla, bulunan hayvanların tamamı "mükemmel" canlılardı, yani ya-
    şadıkları ortamlara milyonlarca yıl boyunca hayatta kalabilecek
    şekilde uyum sağlama yeteneği olan (kendilerine öyle yetenekler
    bahşedilmiş) hayvanlardı. Fakat elimizi insafımıza koyup da mü-
    zede gezerken "tüylü dinozor" diye bir canlı gördüğümüzde "Ne
    oluyor?" diye soramıyorsak, bir sorun var demektir.
    Microraptor gui'ye17 bakalım ... Milyarlarca yıllık bir canlılık sü-
    reci ... Yaşayan canlıların %99.5 kadarının soyu tükenmiş ... Kalan
    canlı türlerinin sayısı bugün milyonlarla ifade ediliyor. İnsan bu
    "tür"lerden sadece biri... Burada düşünenler için ibretler yok mu-
    dur? Her şeyden daha önemlisi, "evrim" ile sorunu olan birinin,
    elinde daha iyi bir açıklama yahut fikir olmalı ... Yoksa sorun ne-
    rede? "Hepsi yaratıldı" demek, hiçbir şey dememektir. Her zerreye
    hakim olan bir Allah kavramına inanılıyorsa, zaten esen her rüz-
    gardan titreşen her bir moleküle kadar her şey her an yaratılmak-
    tadır. Varsa, biyolojik evrim de bundan ayrı değildir ...
    Anne karnında safha safha gelişen insan, "yaratılmıyor" mu
    yani?
    Yaşadığımız sorun aslında materyalist dünya görüşü ile inancımız
    arasında. Ve biz "evrimi" bir yana ittiğimiz, onun üzerinde aklet-
    meyi bıraktığımız için Allah muhtemelen bu muhteşem tefekkür
    vesilesini bizim elimizden alarak, bizden daha çalışkan olanların
    eline verdi. "Onlar" da bu verilerle istedikleri gibi oynuyorlar, bize
    uzaktan seyretmek düşüyor. Evrimin "kendi kendine oluş" mesele-
    siyle ilgili sorun yaşamayı elbette anlıyorum. Bilimsel olarak nasıl
    olduğuna dair fikrimiz olan herhangi bir şeyden, "kendi kendine"
    ve "rastgele" oluyor anlamını çıkartmak eblehliktir. Böyle bir olu-
    şun "rastgele mi, yoksa amaçlı mı" olduğu, bilimin tespit edebile-
    ceği bir şey değildir. "Anne karnındaki embriyo genetik kodlarla
    kendi kendine oluşuyor" saptamasına küsüp embriyolojiyi boşla-
    mıyor, kadın-doğum hekimlerine güvenmeye devam ediyorsak,
    canlılığın bu dünyadaki yaratılışı meselesine de farklı muamele
    etmemiz anlamsız.
    Bu mesele hepimizin belli bir zihinsel seviyeyi aşması için gerekli.
    "Şöyledir" veya "böyledir" deme kolaycılığından ve Allah'ın kitabı
    adına bilmişlik taslayanlardan özellikle uzak durarak, Allah'ın
    "kevni" ayetlerinden bihaber insanların bilime dair mevzularla il-
    gili masa başı fetvalarına sırtımızı dönerek, kainattaki en büyük
    gizem üzerinde düşündüğümüzün bilinciyle, derinlemesine düşün-
    meye değer. Üzerinde tefekkür edilen şeyin, milyarlarca yıl süren
    ve halen devam eden, eşref-i mahlukata bu alemi hazırlayan ve
    büyük kısmı gayb perdesi altında gizli kalmaya mahkum bir des-
    tan olduğunu unutmamalı. İmtihan büyük ve halen devam ediyor ...
    • Allah'ın yaratmak için evrime mi ihtiyacı var? İnsanı yok·
    tan var edemez mi?
    Allah'ın yaratmak için hiçbir nedene ve hammaddeye ihtiyacı yok-
    tur. Fakat buna rağmen Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılışından
    bahsederken "çamurdan", "sudan" ve "bitki gibi yerden bitirmek-
    ten" bahsedilir. Bunların tamamı hem "hammadde"lerdir hem de
    "dünyevi hammaddeler"dir. Bu maddeler aynı zamanda (modern
    biyolojinin de bildirdiği gibi, insan da dahil) "tüm" canlıların or-
    tak maddesel temelidir.
    Yine, Allah her bir anı yeniden yaratır ve icat eder. Fakat bu dün-
    yadaki tüm yaratımları bir sebepler perdesi ardına gizlediğinden
    de sıklıkla bahseder. Her şeyi "Hak ve hikmete uygun" bir biçimde
    yarattığının garantisini vererek, kendi koyduğu fizik kanunlarıyla
    bu evrendeki yaratma (halk) sürecini -kısmen- anlaşılabilir süreç-
    lere bağlar. Kainatta olan her şey, adına fizik dediğimiz bir neden-
    ler silsilesine bağlıdır. Bu nedenlerin büyük bir çoğunluğunu he-
    nüz anlamaktan uzağız, ancak çok küçük bir kısmını biliyoruz ve
    çoğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Fakat buradaki her şey, fiziksel
    olarak "bilinebilir" temellere dayanır. Bunu bizzat Allah, Kur'an-ı
    Kerim'deki yaratılış ayetlerinde ifade eder (6 günde yaratma, ça-
    murdan halk etme vs.). Demek ki Allah, kendisinin böyle bir şeye
    ihtiyacı olmamasına rağmen, bize bir şeyler anlatmayı murat ediyor.
    Sorun şu: O'nu (c.c) sağlam bir kafayla dinleyebiliyor muyuz?
    • insanın yaratılması için Allah neden milyarlarca yıl bek-
    lemek zorunda olsun? Bu dediğiniz her şeye kadir bir Ya-
    ratıcı inancına aykırı değil mi?
    Sorunuzu değiştirip şöyle sorayım: "Allah neden bir kediyi (yahut
    tek hücreli bakteriyi) yaratmak için milyarlarca yıl beklemek zo-
    runda olsun?" Eğer sadece bu "çevirme" işlemi soruyu yeterince
    saçmalaştırmadıysa, ilave açıklamalarım da olacak:
    Bu evrendeki her şey gibi zaman da bir yaratıktır, yaratılmıştır.
    Allah'ın bize bildirdiği üzere, Allah zamandan ve mekandan mü-
    nezzehtir, onlarla kayıtlı değildir. Şu satırı okurken geçirdiğiniz
    birkaç saniye, sizin anne karnında geçirdiğiniz dokuz ay veya şim-
    diye kadar yaşadığınız ömür ne ise, milyarlarca yıllık yaratılış sü-
    reci de "zamandan münezzeh bir Yaratıcı için" aynı mesabededir,
    yani bir "hiç" hükmündedir.
    Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yara-
    tılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu
    süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yara-
    tan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.
    Kur'an-ı Kerim'de defaatle bahsedilen bu "zamansızlık" ve "zama-
    nın göreceliği" kavramını fizikçiler yüz yılı aşkın süredir bilirler ama bugünün Müslümanları ne hikmetse bunu bir türlü anlaya-
    mıyorlar. Bilgiden uzak kalmak bize nelere mal oluyor, görebili-
    yor musunuz?
    • İnsanı yaratan Allah'tır ve Kur'an'da nasıl yaratıldığı açıkça
    yazılmıştır. İnsanın çamurdan yaratıldığım ve ruh üflene-
    rek dünyaya gönderildiğini biliyoruz. Siz hala insansılar-
    dan, maymunlardan bahsediyor, bunu da Kur'an'la tevil et-
    meye çalışıyorsunuz. Neyin peşindesiniz?
    İslam inancına göre insanı ve her şeyi, hatta şu andaki her bir oluşu
    yaratan Allah'tır. Eğer sadece insanı yarattığını düşünüyorsanız,
    dinimiz farklı olmalı. Allah, Kur'an-ı Kerim'de "İnsan, henüz adı anıl-
    maya değer bir şey değilken üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi
    mi?" (İnsan, 1) diyor. Eğer okursanız, insan diye bir "varlığın", he-
    nüz adına "insan" denemez durumdayken üzerinden çokça vakit
    geçmiş olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çamurdan/balçıktan/
    sudan yaratılış ayetleri insanın yaratılışına ilişkin "açık" olarak
    hiçbir şey anlatmaz. Zira Kur'an, bir biyoloji kitabı değildir. Eğer
    dediğiniz gibi "açık ve aşikar" bir anlatım olsaydı, Allah'ın -haşa-
    bir heykeltıraş olduğunu (Hicr 26), nefes alıp verdiğini (üflemek;
    Hicr 29), iki eli olduğunu (Sa'd 75) ve daha birçok "tuhaf" şeyi an-
    lamamız gerekirdi. Kur'an'ı okurken lütfen biraz daha dikkat ...
    Sorunun son kısmına gelince, hakikat dışında hiçbir şeyin peşinde
    değilim, bunu herkese de tavsiye ederim.
    • Milyarlarca yıldır hiç değişiklik göstermemiş canlıların
    fosillerine ne diyeceksiniz? Evrime en büyük darbe bizzat
    karşınızda duruyor.
    Bu ilginç itiraz, son birkaç yıldır dillerde gezer ve kusura bakma-
    yın ama bu, sevmediğiniz bir adamın başkaları tarafından yapıl-
    mış bir heykeline çekiçle vurarak "Onun fikirlerini çürütüyorum"
    demeye benziyor. Evrim kuramlarının "Milyarlarca yıldır değiş·
    meyen hiçbir canlı yoktur" dediğini yahut "Her canlı değişerek
    başka bir tür olacaktır" dediğini nereden duydunuz? Bunu hangi
    evrim biyolojisi kitabından okudunuz? Evrim biyolojisinin böyle
    bir dayatması yoktur.
    Genel geçer evrim anlayışında, canlılarda meydana gelen değişik-
    likler, ortama uyum sağlamalarını ve üremelerini kolaylaştırıyorsa,
    o canlılar daha çok hayatta kalır ve kuramsal olarak milyonlarca
    yıl boyunca biriken bu değişimler, bir noktadan sonra farklı bir
    türün ortaya çıkmasına vesile olabilir (bunu görebilen hiç kimse
    yoktur şimdiye kadar). Fakat bir canlı türü, mesela bir akrep türü,
    yaşadığı ortamlarda gayet başarılı bir şekilde hayatta kalabilecek
    teçhizata sahipse meydana gelen değişimler onu etkilemez, biyo-
    lojik olarak başarılı olduğu için soyunu sürdürmeye devam eder.
    Kaldı ki "Milyarlarca yıldır değişmemiş" dediğiniz canlıların bir-
    çoğunu eğer genetik ve moleküler açıdan inceleyebilirseniz, eski
    kalıntılarla bugünkü örnekleri arasındaki farkları daha açık bir
    biçimde görebilirsiniz.
    Günümüzde yaşayan binlerce çekirge yahut yumuşakça türünden
    öyleleri vardır ki dışarıdan bunların "farklı canlılar" olduğunu ayırt
    etmeniz mümkün değildir fakat bunlar aslında insan ve goril gibi
    farklı türlerdir, birbirleriyle çiftleşemezler ve genetik yapıları te-
    melden farklıdır. İşte bu yüzden, sırf görünüşlerine bakarak "Mil-
    yarlarca yıldır değişmemiş canlı buldum" demek, biyolojik açıdan
    çoğu zaman safsatadan öteye gitmez.
    Yine tekrarlayayım; tüm bilimsel, özellikle de biyolojik açıklama-
    lar gibi Evrim Kuramı'nda da elbette büyük boşluklar vardır. Fakat
    Evrim Kuramı, henüz hakkıyla göremediğimiz bir gerçeğin meka-
    nizmasını açıklamaya çalışır: Canlılar "aynı" hammaddeden, aynı
    programla yapılmıştır. Bu gerçeği -ne kadar gözünüzü kapatsanız
    da- bir gün siz de görmek ve "nedenine" kafa yormak zorunda ka-
    lacaksınız. Tabii eğer "anlamak" gibi bir niyetiniz var ise ...
    • Evrimle (yani bilimle) inancı bağdaştırmaya çalışmak ta-
    mamen zaman kaybı. İkisi farklı şeylerdir. Harcadığınız
    vakte yazık.
    Tamamen "size öyle geliyor". Siz bu işle vakit harcamazsınız, olur
    biter. İslam'da "din bilgisi" ve "dünya bilgisi" diye bir ayrım yok-
    tur. İster bilim adamı ister ilahiyatçı olsun, tüm inananlar "Allah'ın
    ayetleri" üzerinde bir şekilde çalışır. Bu da din ve bilimi "aynı ger-
    çekliğin" paydaşları yapar. Din ve bilimi ayıran şizofreni, Batı ve
    Kilise kaynaklıdır ve şahsen benim, bu ruh hastalığıyla herhangi
    bir bağlantım yoktur.
    • Neden sadece evrimi konuşuyoruz? Diğer teorilerden ne-
    den bahsedilmiyor?
    Müsaadenizle, sorunuza bir soruyla karşılık vereyim: Canlılar dün-
    yasına şöyle bir bakınca (ama gerçekten bakınca, masa başında
    veya İnternet önünde otururken değil) başka ne tür bir alternatif
    görüyorsunuz? Bilim adamlarının dediklerini bir kenara bırakın,
    etrafınıza ve canlılara kendi gözünüzle baktınız mı hiç? Bakabi-
    lirseniz, "akrabalık" dışında hiçbir şey göremeyeceksiniz. Eğer ta-
    biata inceleyip de bunun dışında bir şey görebilen varsa buyurun,
    ömür boyu o görüşü savunmaya hazırım.
    Burada, "Hepsini Allah yarattı" argümanı son derece kolaycılığa
    kaçmaktır, sizi de beni de Allah yarattı ama milyonlarca insan
    neslinin gelip geçmesini, anne ve babamızın tanışmasını, o sperm
    ve yumurtanın birleşmesini ve dokuz aylık bir hamilelik sürecini
    beklememiz gerekti. Bu dünyada, bizzat Allah'ın koyduğu kanun-
    lar gereği, hiçbir şey "pat" diye olmuyor. Sebepler arkasına gizle-
    niyor. Gizleniyor ki iman edenle etmeyen ayrılsın ...
    Özetle: Dünyayı anlamadan onun hakkında konuşmasak çok daha
    iyi olur. Bir ara evrime alternatif olarak "akıllı tasarım" mevzu-
    unu hepimiz çok sevdik. Neydi bu? "Canlılar alemindeki bazı şey-
    ler daha basit bileşenlerine indirgenemez, dolayısıyla 'indirgene-
    mez karmaşıklığa' sahiplerdir. Böylece ancak akıllı bir tasarımcı
    tarafından tasarlanmış olabilirler" şeklinde özetlenebilecek bir id-
    dia idi. Bunu sevdik ama argümanın hemen peşinden gelen sorunu
    çok azımız gördük: Bir şey "indirgenemez karmaşıklık" özelliği
    göstermiyorsa, "akılsızca" mı tasarlanmıştır? Yahut kendi kendine
    mi olmuştur? İslam inancında bu kainatta kendi kendine olan her-
    hangi bir şeye yer var mıdır? Elbette yoktur! Dolayısıyla, akıllı ta-
    sarımı kabul ettiğiniz anda, onun zıt anlamlısı olan "akılsız var
    oluşu" da kabul etmeniz gerekir. Ben böyle saçma bir şeyi kabul
    edemem. Dolayısıyla, en azından bir Müslüman için, akıllı tasarım
    bir safsatadan ibarettir. Zira İslam inancına göre bu kainatın her
    bir atomu, kuarkı ve her bir zerresi, ancak "akıllı ve amaçlı bir ya-
    ratımla" var olabilir.
    • Evrimle ilgili görüşleriniz İslam'a ne gibi bir katkı sağlı-
    yor? Bence İslam'a güç verme açısından tam bir fiyasko.
    İslam'a güç kazandırılmaz, İslam hakikat ise bütün güç onundur.
    Derdimiz, aklımıza ve idrakimize güç vermek olmalı. O zaman her
    şeyimiz güçlenir. Bugün zayıf olan İslam değil, Müslümanlardır. Bi-
    lim ve bilgi ile bağlantısını tekrar kurmadan da bu zafiyetten asla
    kurtulamayacaklardır.
    • Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim
    göremiyoruz?
    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemekte-
    dir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Can-
    lılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var ol-
    duysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile
    izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yara-
    tılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda
    değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya
    çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu ko-
    nuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çe-
    kim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbi-
    rini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi
    gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benze-
    diği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratı-
    lışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.
    • Evrime dair Kur'an'dan nasıl bir kanıt gösterebiliyorsu-
    nuz?
    Bilimle ilgili mevzulara Kur'an'dan kanıt aranmaz. Bu yaklaşım,
    yöntem olarak tam bir felakettir. Kur'an-ı Kerim, ana mesajı itiba-
    riyle insana her zaman dünya üzerindeki yaratılmışları örnek ve-
    rir. Bunların "yaratılış ayetleri (kevni ayetler)" olarak zikredilmesi
    boşuna değildir. Allah, Kur'an'da, etrafımızdaki canlı ve cansız ya-
    ratıklara (kuş, arı, inek, incir, zeytin, dağlar, yerler, gökler vs.) sü-
    rekli olarak dikkatimizi çeker ve "dünya hakkında bir şeyler öğ-
    renmeye" yönlendirir. Eğer siz, Kur'an'ın açık bir emri olan "ilim
    yapmayı ve dünya hakkında bilgi toplamayı" bırakıp bu tip bilgi-
    leri Kur'an'da ararsanız, Kur'an'ın temel mesajına taban tabana zıt
    bir iş yapmış olursunuz. Kur'an bize cennetin ve Rıza-yı İlahi'nin
    yolunu gösterir, bilimsel konularda kopya vermez. İnsanlar ara-
    sındaki yarış ise hakça bir yarıştır ve Allah hiçbir kuluna (ateist
    de olsa, bilmem ne de olsa) farklı ve adaletsiz muamele etmez. En
    azından İslam'a göre bu böyledir.
    • Ateist ve maddeci bilim adamlarının kuramlarını neden
    böyle içtenlikle savunuyorsunuz? Bu nasıl Müslümanlık?
    Şöyle: Siz hiç son 300 yıldır, tabiatı gezip de "Allah bu canlıları na-
    sıl yaratmış" diye bakınan yahut moleküler biyoloji laboratuvar-
    larında yaratılışın sırlarını merak eden bir Müslüman bilim ada-
    mıyla tanıştınız mı, ismini duydunuz mu? Son 10-15 yılda sayıları
    tek tük artsa da, İslam inancına sahip bilim adamlarından böyle
    "zor" mevzularla ilgili neredeyse hiçbir katkı göremezsiniz. O za·
    man biz kimin çalışmalarını ve bulgularını konuşacağız?
    Ampulü, bilgisayarı, kozmolojik bilgileri, kuantum fiziğini ve diğer
    birçok bilgiyi ekseri "ateist" bilim adamları yahut mucitler icat et·
    miş olmasına rağmen bunları itirazsız kullanıyorsunuz. İş evrime
    gelince, nedense Darwin ve diğer evrim biyologlarının materya-
    listliği aklımıza geliveriyor. Onlar maddeye bu kadar ehemmiyet
    verip araştırmasalardı, haliniz nice olurdu farkında mısınız? Al-
    lah adildir. Çalışana karşılığını verir. Batıl itkilerle de olsa Batı
    dünyası, madde üzerindeki çalışmalarının karşılığını aldı ve al-
    maya devam ediyor.
    İslam dünyası ise kendisine bizzat emredilen "ilim" konusunu başka
    medeniyetlere terk ettiği için bugün ziyadesiyle tokadını yiyor. Biz
    kendi halimizi değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu de-
    ğiştirmeyecektir ve bize bunu peşinen söylemektedir (Ra'd, 11).
    Ateist ve inançsız bilim adamlarının çalışmalarından rahatsızsa-
    nız buyurun üniversiteler, okullar, laboratuvarlar emrinizde, he-
    men başlayın. Yoksa susalım, zira ayıp oluyor ...
    • Canlıların birbiriyle olan benzerlikleri ve ortak yönleri ol-
    ması çok doğal. Zira bu, hepsinin tek elden çıktığını, aynı
    yaratıcının eseri olduğu belgeler. Tıpkı Mercedes marka
    tüm otomobillerin aynı üretici, mühendis, tasarımcı tez-
    gahından çıkması gibi. Evrime delil olamaz.
    Bininci kez söyleyeyim: Yıldızlar ve gezegenler de aynı yapıda ve
    maddedendir, onlar da mı müstakil olarak ve "pat diye" yaratıl-
    mış? Gezegenlerin, yıldızların birbirinden nasıl oluştuğunu görü-
    yorsunuz, bu Allah'ın kudretine gölge düşürür mü? Canlılar ara-
    sında bu kadar benzerlik varken olası bir akrabalığı hangi kanıta
    dayalı olarak reddediyorsunuz? Size 8000 farklı çekirge türünün
    ayrı ayrı yaratıldığını düşündüren "kanıt" nedir? Bana ve evrime
    kanıt sormadan önce kendinize soruyor musunuz "Kanıtım ne?"
    diye? Kur'an demeyin, zira orada öyle bir şey yok.
    • İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı
    açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem
    de evrimciyim diyorsunuz?
    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu
    benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim
    biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı
    Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bü-
    tün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten ya-
    ratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs.
    gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberle-
    tilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...
    • Müslümanların 'yaratılışa ve canlıların oluşumuna dair
    bir kuramı yok' demişsiniz. Kur'an'da her şey yazıyor, açıp
    okuduğunuzda göremiyor musunuz? Müslümanların başka
    kurama ihtiyaçları var mı?
    Kur'an'da ne yazıyor? Yaratılışa dair, dışarıdaki gözlemlerinizle
    örtüşebilen nasıl bir ilham alıyorsunuz? Evrenin oluşumu, yıldız-
    ların teşekkülü, kalbimizin atışı, depremlerin mekanizması, ku-
    antum fiziği gibi konularda Kur'an'dan ne öğrenebiliyorsunuz? Ba-
    tılı bilim adamları bir şeyleri keşfettikten sonra "Bu gerçek, 1400
    yıldan beri Kur'an'da var zaten!" diye tembellik yapmak dışında,
    Kur'an'dan nasıl bir bilgi elde edebiliyorduk şimdiye kadar?
    Kur'an bir bilim ve teknoloji kitabı değildir. Elbette "hayat ve ha-
    kikat" kitabı olması açısından gerçeklere birçok atıf bulunur ve
    bulunacaktır ama Kur'an'ın temel işi fizik, kimya, biyoloji konu-
    larında "tüyo vermek" değildir. Kur'an, insanın insan olması için
    inmiş bir rehberdir ve bu rehberin her yerinde de "akıl" ve "araş-
    tırma" önerilir. Ama biz her nasılsa Kur'an'a bakarak bunu göre-
    meyecek kadar körleşmişiz ...
    • (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslam-
    cılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır.
    Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,
    "Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da
    değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.
    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Al-
    lah'm indirdik/erine uyun' denilse, onlar: 'Hay1r, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyanz' derler. (Peki) Ya atalarmm akit
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)
    Bu ayetin sadece müşrikler için bir şeyler söylediğini düşünen-
    lerdenseniz, müthiş bir yanılgı içinde olduğunuzu söylemeliyim.
    Aman dikkat!




    "lnsan, hayreti ölçüsünde bilgedir ... "
    Mehmet Salah
    152

    İki başlı bebekler doğduğu zaman hayret ediyoruz, normal bir in-
    sanın dünyaya gelmesi çok sıradanmış gibi...
    Bungee-jumping gibi uç sporları yapanlara hayret ediyoruz, ta-
    vanda yürüyen sinek basit bir iş yapıyormuş gibi...
    Belgesellerdeki hayvanlara hayret ediyoruz, sanki sokaklardaki
    kediler ve köpekler çok sıradanmış gibi. ..
    Bilgisayar dünyasındaki gelişmelere hayret ediyoruz, hepsinin çık-
    tığı yer olan beynimiz çok basitmiş gibi...
    Kocaman gökdelenlerin inşasına hayret ediyoruz, asırlık çınarlar
    çok sıradanmış gibi...
    Bir ressamın benzetmesine hayretler ediyoruz, doğadaki asılları
    çok basitmiş gibi. ..
    Çiçekli ağaçların güzelliğine hayret ediyoruz, ezip geçtiğimiz di-
    kenler çirkinmiş gibi ...
    Ölüme hayret ediyoruz, yaşamak çok sıradan bir "hak"mış gibi...
    153

    Nefes aldığının farkında olan insan, o nefesin boş laflarla tüke-
    tilemeyecek kadar kıymetli olduğunun farkına daha kolay varır.
    155

    "Her şeyi ezbere bilmek, bilmek demek değildir."
    Montaigne
    162

    Falanca mankenin son sevgilisini, en son parfümleri, en son tekno-
    lojik ürünleri vs. takip etmeyi kendimize esas iş edinirken Bertrand
    Russell, Mevlana, Dede Korkut gibi akil insanların haklı serzeniş-
    lerini anlama gayretini "diğerlerine" bırakıyoruz.
    164

    Kendini bilen insan "parayla satın alınabilecek kadar değersiz" şey-
    lerin peşinde ömrünü tüketemez. Kendini bilen insan ...
    165

    "lnsan zihni, yeni bir fikre bedenin
    yabancı bir proteine davrandığı gibi
    davranır, onu reddeder. .. "
    Peter Medawar
    168

    "Bilmediğini bilmek en iyisidir.
    Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır."
    Lao-Tzu
    226

    Ne çare ki insanoğlunun tarihi, tarihin hemen her döneminde, elin-
    deki bilgiyi "nihai" zannetme yanılgısına düşmesinden kaynakla-
    nan büyük hatalar zincirinden ibaret gibi görünüyor ...
    275


    "Birçok şey gibi maalesef kitaplar da artık kısa vadeli birer tüketim
    maddesi haline geldi, getirildi. Ne yapalım? Popüler kültür bizi buna
    zorluyor, modern çağ böyle istiyor! Ne istiyor? 'Kitaplar kapanır
    kapanmaz içindekiler unutulsun' istiyor."
    Cemil Meriç
    279
  • Koyun, deve, keçi tüyleri "yün" ismini alır. Hakiki yün koyun yünüdür.

    Koyun derken de dişi davar anlaşılır. Koç, yani erkek koyun yünü ile dişi arasında fark vardır.

    Dişi koyun yününde olan maddî ve mânevî hassalar diğer yünlerde yoktur. Koyunların üzerine güneş doğmaz. Namaz vakti uyanırlar. Koyun beslemek berekettir.

    KOYUN YÜNÜNÜN FAYDALARI:

    1. Koyun yünü sinyal ve radyasyon emicidir.

    Evimizde yoğun kullandığımız, cep telefonu, modem, kumanda gibi elektronik cihazların yaydığı radyasyonu emerek vücudumuza zarar vermesine mani olur yün. Bunun için bilhassa yorgan, yastık ve döşeğimizin koyun yününden olmasına itina göstermeliyiz. Çünkü uyuduğumuz zaman boyunca, cep telefonu ve internet cihazları devamlı sinyal alır verir ve radyasyon üretir. Vücudumuz ve bilhassa da beynimiz bu radyasyondan ciddi zarar görür. Eğer uyku setimiz koyun yününden yapılmış ürünlerden oluşuyorsa bu zarar en aza iner.

    2 Koyun yünü dinlendiricidir ve rahat uyku sağlar.

    Koyun yününden yapılmış yorgan, yastık ve döşekle uyursanız, sabaha dinlenmiş olarak kalkarsınız. Çünkü koyun yünü, vücutta biriken statik negatif enerjiyi alır. Böylece bedenimizde oluşan yorgunluk ve rehavet üzerimizden kalkmış olur.

    Aslında gün boyunca koyun yününün dinlendirici etkisinden faydalanabiliriz. Bunun için evlerimizde, iş yerlerimizde, arabalarımızda koyun yününden yapılmış minderler ve postları kullanabiliriz. Koltuğumuzun, kanepemizin üzerine sererek üstüne oturmamız son derece faydalı olacaktır. Bilhassa yerinde uzun süre oturanlar için bu çok faydalı olacaktır. Ofis çalışanları, işi masada olanlar, uzun yol şöförleri bu hususa dikkat etmeliler.

    3. Koyun yünü ısıyı dengeleyicidir.

    Soğuğu geçirmez. Koyun yününden yapılan ürünler yazın serin, kışın sıcak tutma hususiyetine sahiptir. Çoğumuz yazın sıcaktan dolayı üzerimize yorgan örtmeden uyumaya çalışır. Ancak yorganımız koyun yünündense rahatlıkla üzerimize örtüp uyuyabiliriz. Çünkü yün nefes alıp verme hususiyetine sahiptir. Isıyı tutmaz.

    4. Koyun yünü; yağmuru ve suyu çekmez. Dolayısıyla kolay ıslanmaz, ama ortamdaki fazla nemi emer ve rutubet oranını tabii bir şekilde düzenler.

    5. Yün yanmaz. Ateşe, aleve karşı dirençli ve dayanıklıdır.

    6. Alerjik değildir ve alerjik ortamların oluşmasına fırsat vermez.

    7. Koyun yünü uzun ömürlüdür.

    8. Yün terletmez, teri emer ve ter yapmaz.

    9. Ağrıları alır. Bir çok romatizma ağrılarına iyi gelir.

    10. Bit, pire, karınca, akrep, yılan ve bir çok haşarat yüne yanaşamaz.

    11. Yüne cinniler yanaşmazlar.

    12. Yün elektriği ref eder. Yünden elektrik cereyanı geçmez, yalıtkandır. Çobanlar kepenek içinde yağmurdan, doludan, kardan, her türlü soğuktan müteessir olmadıkları gibi kepenek içinde iken yıldırım isabet etmez.

    13. Birçok mikroplar ve hastalık mikropları yünden kaçarlar. Yalnız yün lifleri içinde “güve” mevcuttur. Dışarıdan gelme değildir. Güveyi yok etmek imkânsızdır. Faaliyete geçmemesi için bir petrol mahsulü olan NAFTALİN kullanmak lazımdır. Naftalin kokusunda faaliyet yapamazlar. Umumiyetle sıcak mevsimlerde faaliyete geçerler, soğukta faaliyetleri durur.

    NETİCE

    Yün çorap, fânile, gömlek giymeli ve yün eldiven takmalı. Yün kuşak muhakkak kullanılmalı. Kış yaz saf yün kazak. Saf yün battaniye kullanılmalı

    Yünden başkasına iltifat edilmemeli.
    Sağlığınız, sıhhatiniz için pek lâzımdır.
    Ruhî ve mânevî hayatımız için de elzemdir.

    ALINTI
  • MÜNÂCÂT
    (1)
    Renkli dünyamızda görsen insanı,
    Çenk olup feryada kaptırmış canı.
    Bir nefes arzûsudur yakmış onu,
    Okşayan bir nâle, öğretmiş onu!
    İşbu âlem, suyla topraktan doğar,
    Muktedir kim, söylesin, bir kalbi var! [1]
    Bak, deniz, dağ, çöl, saman, dilsiz, sağır,
    Ay, güneş, gök, topyekun dilsiz, sağır![2]
    (5)
    Gerçi, gökler,yıldızın seyranyeri.
    Hepsi yalnız kaldı, tenhâ, her biri.[3]
    Hepsi bizler misli, bir biçâredir,
    Lâcivert gökler, bütün âvâredir.
    Av mı dünya, yoksa bizdik avlanan?
    Yâ unutmuşlar, biziz tutsak kalan![4]
    Yâ bu kervan, yapmamış hiç yolluğun,
    Bak, hudutsuzdur felek, akşam uzun![5]
    Yankı bulmaz, ağlasam ben, inlesem,
    Nerde yoldaş bulsun âdemoğlu hem?
    (10)
    Dört cihet âlemlerin, gördüm günü,
    Nûrudur aydınlatır, köy, köşkünü!
    Bir firardır devredenden, gün denen,
    Başka şey yok, gitti dersin şimdi sen![6]
    Günle sığmaz gün ki var, has gün, o gün;
    Yok sabahın, önle, bir akşam düşün![7]
    Kalp onun nuruyla aydınlansa bir,
    Ses de, renkler misli gözlenmektedir.[8]
    Parlâyandan, gayp denen olmuş huzur,
    Oldu sonsuz, hiç nöbet bitmez olur![9]
    (15)
    Ey Hudâ, sen, böyle bir gün ver bana,
    Yanmâyan günden beni kurtarsana![10]
    "Ayet-i teshir" gelir, kim uğruna?
    Lâcivert gökler de hayrandır ona! [11]
    "Allemel-esma"da sırlar, erdi kim?
    Hem kadeh saki ile mest oldu kim?[12]
    Cümle âlemden seçip aldın kimi?
    Tâ gönülden sırra erdirdin kimi?[13]

    --------------------------------------------------

    [1] Bu maddi âlemde insan, derdine yoldaş bulamaz. Su ve toprak olan bu âlemin, bir kalbe sahip olduğu da söylenemez.
    [2] Aşk ve kalbe sahip olmâyan bu âlem, insanı anlayamaz ve ona dert ortağı olamaz.
    [3] Birbirinden çok uzak olan yıldızlar âlemi de ortaksız ve yapayalnızdırlar.
    [4] Dünyaya gelişi ve gidişi elinde olmayan insan, av olmadan çok öteden bir görevle mükellef olduğunun farkında değildir, eğer kulluğunun farkında olursa, maddenin etkisinden kurtulup,
    insan olmayı Hakk eder.
    [5] İnsanoğlu dünyaya isteyerek gelmemiştir. Giderken de isteyerek gitmez. Bu gidiş için gereken azığı da hazırlayamaz.
    [6] Akıp giden zaman, insanın kaçırdığı en önemli fırsattır. Ahiretin tarlası olan bu dünyada, zamanı çok iyi kullanmalıdır. Sonradan dövünmenin hiçbir faydası yoktur.
    [7] İnsan, daima sonsuz zamânâ talip olmalı, Allah'la olabileceği vakitler bulup, bunları çoğaltmaya bakmalıdır.
    [8] İnsan kalbi ilâhî nûrla aydınlanınca, pek çok sırrı çözecektir.
    [9] İlâhî zaman nûruyla, bütün sırlar çözülür, öğünler ortadan kalkar, gün bitmezliğe kavuşur.
    [10] İlâhî doğrultuda yanmayan kalp, yanmasız gün, âşı için zarardır, ziyandır, ölümdür.
    [11]Lokman Suresi, Ayet 20: "Görmediniz mi, Allah yerlerde ve göklerdeki şeyleri kimin hizmetine verdi. O gizli ve açık olarak nimetlerini, üzerinize bolca vermiştir. Bununla beraber, insanların içerisinde kimileri var ki, ne bir ilme, ne bir yol göstericiye, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın, Allah Hakk'ında mücadele ediyorlar."
    [12] El Bakara, Ayet 39: "Ve Adem'e, bütün o isimleri öğrettik. Sonra meleklere göklerde de "haydin dâvânızda sadık iseniz, bana şunları isimleriyle haber verin!" dedik.
    [13] Burada söylenen seçilmiş kul, Mirâc sahibi Muhammed Mustafa'dır, (s.a.v.)
    Muhammed İkbal
    Sayfa 249 - KARBON KİTAPLAR - 1.BASIM