• Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka İlah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın İlahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.” (Kasas Suresi:38)

    “Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.” (Şuara Suresi: 63-68)

    “Andolsun, Biz de Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130) Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan musallat kıldık.Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)

    “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    “Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.” (Fecr Suresi, 6-8)

    Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki: ) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin.Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var.” Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi: 15-17)

    Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. “Dünyanın en alçak yerinde”. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)

    “Allah dilerse Siz güven içinde, korkmadan, bazılarınız saçlarını tamamen tıraş etmiş, bazılarınız da saçlarınızı kısaltmış olarak Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz. Bütün dinlere üstün gelsin diye resulünü hak ile gönderen odur.” (Fetih Suresi, 27-28)

    “Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım” dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi: 90-91-92)

    “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67)

    “Muhakkak ki Kur’an’ı biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız” (Hicr: 9)

    “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe içinde iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi de yardıma çağırarak haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda sadıklar iseniz. Eğer bunu yapamazsanız, zaten asla yapamayacaksınız, o halde odunu insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O kâfirler için hazırlanmıştır.” (Bakara, 23-24)
  • BIG BANG (Büyük Patlama)

    Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin "yok"iken "var" hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir "Büyük Patlama" ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.

    Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlama'dan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, herşeyin "yok"olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile, evren "yok" iken, "varolmaya" doğru yola çıkmıştır.

    Bugün, evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlama’nın en büyük delili olarak kabul edilir.

    "Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler." (New Scientist, 26 Eylül 1987)

    Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.

    Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. "Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır."(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)

    Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanısıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah'ın evreni Big-Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların "kendi kendine" işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca "ilk hareket"i yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big-Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın "kudretiyle" oluştuğunu söylemek akıldışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah'ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran'da Allah'ın önce "gökleri" yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları varettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah'ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:

    "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır." (Fatır Suresi, 41)

    "Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür." (Hac Suresi, 66)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar..." (Secde Suresi, 5)

    "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi, 12)

    Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka birşey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.

    Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, 'Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.' (Nahl Suresi, 12) ayetiyle buna dikkat çeker.

    Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran'da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.

    Evrenin Genişlemesi

    20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta, belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin farkedilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak nitelendirdikten sonra, bu olayın bugüne kadar gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: 'Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.'

    Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahyettiği kitabında, Allah'ın evreni yarattığını ve de onu "genişlettiği" bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:

    "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)

    Evrendeki Kusursuzluk

    "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi, 3-4)

    Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.

    Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.

    Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km.lik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.

    Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)

    Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran "Samanyolu Galaksisi"nin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km. dir

    Bu başdöndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, "başıboş"değildir ve Allah'ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.

    Yörüngeler ve Dönen Evren

    Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran'da da dikkat çekilmiştir:

    "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Enbiya Suresi, 33)

    Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.

    Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

    Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:

    "Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

    Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir. "Dönüşlü olan göğe andolsun." (Tarık, 11) ise tam da bu gerçeğe işaret eder.

    GÜNEŞ

    Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.

    Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.

    Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 'u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.

    Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.

    Güneş, Samanyolu'nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu'nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)

    GÜNEŞİN YOLCULUĞU

    "Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir." (Yasin Suresi, 38)

    Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000x24=17.280.000 km. yol katettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da...)

    YEDİ KAT YER - YEDİ KAT GÖK

    "Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı..." (Talak Suresi, 12)

    Dünya atmosferinin yapısı, Kuran'ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana'nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.

    1.Kat - Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km'ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır.Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.

    2.Kat - Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.

    3.Kat - Mezosfer: Yüksekliği 85. km'ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.

    4.Kat - Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.

    5.Kat -İyonosfer:Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.

    6.Kat - Ekzosfer:500 ila 1000. km'nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.

    7.Kat - Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.

    Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:

    1.Kat Litosfer(su)

    2.Kat Litosfer(kara)

    3.Kat Astenosfer

    4.Kat Üst manto

    5.Kat Alt manto

    6.Kat Dış çekirdek

    7.Kat İç çekirdek

    DÜNYANIN HAREKETİ

    "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu)." (Neml Suresi, 88)

    Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.

    DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

    Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. (Zümer Suresi, 5)

    Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime "tekvir"dir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak birşeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.

    DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ

    "O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi..." (Lokman Suresi, 10)

    "Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?" (Nebe Suresi, 6-7)

    Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.

    YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

    "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir." (Yasin Suresi, 36)

    Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilimadamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

    DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI

    "Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler." (Rahman Suresi, 19-20)

    Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise "yüzey gerilimi kanunu" olarak bilinen olaydır.

    DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE

    Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

    "Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

    Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

    El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

    Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

    ZAMANIN FARKLILAŞMASI

    Einstein'ın "rölativite kuramı"na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, "bir günü elli bin yıl" olan ve yine "bir günü bin yıl" olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein'dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.

    "Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

    KARANLIĞIN YARATILMASI

    "Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır." (Neml Suresi, 86)

    Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilimadamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da "yaratılmaktadır".

    KARADELİKLER

    Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:

    "Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." (Vakıa Suresi, 75-76)

    Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır

    AYIN YÖRÜNGESİ

    "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." (Yasin Suresi, 39-40 )

    Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir

    Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

    Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

    DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI

    ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI

    Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.

    Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:

    "Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler." (Enbiya Suresi, 32)

    Gökyüzünün "korunmuş bir tavan" oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası "Van Allen" adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.

    Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.

    Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, "Güneş rüzgarları"dır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.

    Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları'ndan geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.

    Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.

    Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.

    Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün "korunmuş tavan"ına bir de ozon tabakası eklenmi?tir.

    Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.

    Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam sözkonusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için "olmazsa olmaz" şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, "korunmuş bir tavan" olarak yaratılmıştır.

    Başka gezegenlerin bu tür "korunmuş tavan"lardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars'ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs'ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs'te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs'te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs'ün Dünya'ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.

    Dünyanın "korunmuş tavan"ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay'ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.

    Kısacası dünya göğünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.

    YAĞMURUN OLUŞUMU

    Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.

    Kuran'da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, sözkonusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:

    "Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler. " (Rum Suresi, 48)

    YAĞMURUN TATLI KILINMASI

    Kuran, yağmurun "tatlı" oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:

    "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa Suresi, 68-70) "... Size tatlı bir su içirmedik mi?" (Mürselat Suresi, 27) "Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. " (Nahl Suresi, 10)

    Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz. "Biz, gökten tertemiz su indirdik..." (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.

    BAL MUCİZESİ

    Allah'ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

    Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

    Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül'den Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." (Hürriyet, 19 Ekim 1993)

    Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

    Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

    Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.

    Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır...

    Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.

    İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca—sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine—sulandırılmış balla beslenmesidir.

    Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

    Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da

    İNSANIN YARATILIŞI

    Eğer insan, aklını kullanıp "ben nasıl var oldum?" sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle "nasıl oldumsa oldum!..." gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir.

    Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun "meğer ben yaratılmışım" şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcı'ya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terketmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran'ın deyimiyle "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" (Neml Suresi, 14) Allah'ı inkar edenlerdir.

    Varlığını "zulüm ve büyüklenme"ye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah'ın yaratışından başka birşey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu farkedecektir. "Yapılmış" olduğunu kavrayacak ve Yaratıcı'sını tanıyıp O'nun kendisini hangi amaca yönelik olarak "yaptığını" anlamaya yönelecektir.

    İnsan "yapılmış" olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir "yol göstericidir".

    Yaratılış olayının aynen Kuran'da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.

    İlerki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl "yaratıldıklarını" ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yerverilmiştir.

    İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.

    Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir

    TESTİS VE SPERMLER

    Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun 'dışında' üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi "ayarlayıp" düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak "insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu" olduğunu söyleyebilirler. Bu "keşfedilmemiş fonksiyon" sözü ise "kuru bir isimlendirme"den başka bir şey değildir.

    Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı "biliyormuşcasına" özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.

    Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir: Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen "birisi" tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)

    Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

    "Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık..." (İnsan Suresi, 1-2)

    Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.

    YUMURTA

    Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir... Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)

    Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim "hazırlayıp" salgılaması inanılır şey midir?)

    Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.

    SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI

    Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.

    Kuran'ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:

    "(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi." (Secde Suresi, 8)

    Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da "özü" olan kromozomlar döllemektedir.

    Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.

    Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.

    Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.

    ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI

    Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:

    "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 36-39)

    Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri "seçerek" bebeğe sunmasıdır.

    Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:

    "Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)

    ÜÇ KARANLIK BÖLGE

    Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:

    1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.

    2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.

    3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.

    Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

    "....Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" (Zümer Suresi, 6)

    Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.

    Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akılalmaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.

    Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır...

    Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?

    Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıldışıdır. Hücreler nasıl "karar verip" insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist "bilim adamları" da olayı -ne demekse- "doğa mucizesi" olarak tanımlıyorlar...

    Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.

    "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)

    Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:

    "O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır." (Fatır Suresi, 11)

    "Akıtılan bir meniden" insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin "yapıldığını" anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi, 36-40)

    İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, "kendi başına ve sorumsuz" bırakılacak değildir.
  • Beşik gibi sallandık, yer altımda zıngır zıngır titriyordu, pencereler sallanırken kırılacak sandım.
    "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
    1- Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,
    2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,
    3- Ve insan: "Ona ne oluyor?" dediği zaman.
    4- O gün yer, bütün haberlerini anlatır.
    5- Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.
    6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.
    7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.
    8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir."
  • 328 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Beni çok yoğun ama güzel duygulara sevk eden çok güzel bir kitaptı.Hem kendimi çok iyi hissettirdi hem de müthiş hüzünlendirdi.Böylesi bir duygu sarmalının içine almak kolay iş değil.Kurgusuna ayrıca bayıldım çünkü bu kitap aslında çok katmanlı bir kitap,kurgu içinde kurguları var ve o yüzden aslında birden çok baş kahraman eşlik ediyor.Ailesini uçak kazasında kaybedip derin depresyona düşen David,bir akşam televizyonda gördüğü sessiz film komedyenlerine dair belgeselde izlediği bir sahneye verdiği gülme tepkisinin hayatını fazlasıyla değiştireceğini bilemezdi. O filmin başrol oyuncusu Hector Mann’ın filmlerine dair kitap yazmaya başlamasıyla olay ateşlenir ve artık geriye döndürülemez müthiş bir akış başlar. Bu akışta karşısına çıkacak olan sadece 8 güncük tanıdığı (ki onun da sadece 29 saatinde yan yana olabiliyorlar) Alma ile olan ilişkisi herhalde kitabın en güzel en insancıl yanlarının başında geliyor. Bazı şeyler var ki sezgi diyin,içgüdü diyin size akıldan daha çok ve daha doğru şeyler anlatır hele ki güven duygusuyla pekişiyorsa. Böylesi durumlarda zamanın hiçbir önemi yoktur zira kitaptaki o 8 gün bir ömürden fazlasına bile karşılık gelebilir. Kitapta anlatılan ve resmen izliyormuş gibi hissettiğim filmlere de ayrıca bayıldım.Hele o “Martin Frost’un İçsel Yaşamı” yok mu...Çok uzattım,bu kadar şahane bir kitaptan kimse mahrum kalmasın mutlaka okuyun
  • Bir İnsan Hakları Soruşturması

    Bir kaç gün önce, kısacık bir Galeano alıntısı yüzünden bütün bir site galeyana geldi. İfadeye verilen tepkilere, yapılan yorumlara, gönderi kaldırma cihadı ilanına, buna inat gönderinin yayılma çabasına, tarafların birbirine düşmesine, harici yorumlara ve ahkam kesmelere ve sonuçtaki eksiksiz curcunaya tanık olsa, ihtimal ki yazarın kendisi de şaşırır ve bir hayli de eğlenirdi. Özellikle de yazarın muhtemelen eleştirdiği güney amerikada yaygın olan katoliklik inancının tanrısının, başka bir inancın mensupları tarafından böylesine canhıraş savunulmasının ironisi göz önünde bulundurulursa. Benimse meselenin bir noktası ilgimi çekti. Uzun müddettir bir iki kelam etmek istediğim hususta, bu olayda tekrardan görüldüğü gibi, çoğunluğun kafasının karışık olması, bana bu iletiyi yazma gereğini hissettirdi. Şimdi hadise ve taraflar biraz yatıştığı için, duygulardan sıyrılıp, soğukkanlı ve olabildiğince nesnel bir şekilde meseleyi anlamaya çalışalım.

    Düşünceye Saygı

    Burada öncelikle genel bir sorundan bahsetmek gerekiyor ki o da dilin öznel kullanımı. Kelimelerin ve kavramların, insanların zihinlerindeki karşılığı çoğu zaman birbirini tutmuyor. Kavram kargaşası da bu noktada başlıyor. Konuşurken ya da tartışırken aynı kelimeleri kullanıyoruz ama sıkça birbirinden büsbütün farklı şeyleri kastediyoruz. Bu da bırakın uzlaşmayı, tarafların birbirini anlamasını bile olanaksızlaştırıyor. Dolayısıyla işe düşünceye saygı kavramının ne olduğunu tespit etmekle başlamamız gerekiyor.

    Hepimizin bildiği gibi, her insanın kendi başına ve kendi adına düşünme ve bu düşüncesini sahiplenme hakkı vardır. Bu haklar, insan hakları evrensel bildirgesi ve birçok ülkenin anayasası tarafından koruma altına alınmıştır. Düşünce özgürlüğü ilkesi, kişinin bu haklara engellenmeden ulaşabilmesini ve bunları elinde tutmasını güvence altına almak için belirlenmiş bir ilkedir. Düşünceye saygı kavramı da kişinin bu özgürlüğüne ve başkalarının özgürlüğünü veya diğer haklarını ihlal etmediği müddetçe, bu düşüncenin varolma hakkına saygı duymayı ifade eder. Buradan hareketle düşünce özgürlüğüne değil de düşüncelerin bizzat kendilerine saygı beklemek, talep etmek yanlış bir tutum olur. Daha doğrusu, insanların bu beklentiyi karşılamak gibi bir zorunluluğu yoktur. Şimdi bunun neden böyle olduğunu bir kaç örnekle pekiştirelim.

    Bir kişinin şahsi düşüncesi, topluluğun diğer mensuplarının birine, birkaçına ya da hepsine birden zararlı olabilir. Sözgelimi bir kişi tamamen akli yetilerini kullanarak, kendisi haricindeki bütün canlıların aşağılık yaratıklar olduğu ve onları öldürme, yok etme hakkına sahip olduğu düşüncesine varabilir. Peki söz konusu kişi bu düşünceyi üretebildi diye başkalarının buna saygı duyması gerekir mi? Yoksa bir kaçıkla ve potansiyel bir seri katille birlikte yaşadıklarını farkedip, bununla ilgili lüzumlu tedbirleri mi alması gerekir?

    İlk insanlar gökgürültüsünün tanrıların gazabından kaynaklandığını düşünüyorlardı. Kızılderililer dans ederek yağmur yağdırabileceklerini.. Ortaçağda Galileo hariç herkes dünyanın düz olduğunu ve güneşin onun çevresinde döndüğünü düşünüyordu. Bugün bunların ya da benzerlerinin geçersizliği bilimsel keşifler sayesinde anlaşılmıştır. Fakat insanlar hala kendi kişisel ajandalarından dolayı bilimsel gelişmelerin apaçık olarak yanlışladığı kavram ve olgulara inanmaya ve bunların gerçeklik olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünmeye devam ediyorlar. Bizim bu düşüncelere saygı duymak gibi bir zorunluluğumuz var mıdır?

    Geleneksel Hinduizme mensup bir hintli, kadının ölen eşiyle birlikte yakılması gerektiğine inanır. Ortaçağda ortalama bir hıristiyan akli yetileri bozulan bir kadının içine şeytan girdiğini ve şeytanın kadının yakılmasıyla oradan çıkarılmasının yapılması gereken davranış olduğuna inanırdı. Çoğu islam mezhebine göre 8 yaşında bir kız çocuğuyla evlenmekte ahlaki, toplumsal ya da insan hakları bakımlarından bir problem yoktur, bu tür evlilikleri onaylarlar. Vesaire... Böyle düşünceler saygıyı hakederler mi?

    Örnekler çoğaltılabilir ama maksadım anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Dolayısıyla, sırf birisi düşünce çarklarını çalıştırıp ortaya bir ürün çıkardı diye hiçbir düşünce otomatik olarak saygıyı haketmez, bunu kendi erdemleriyle kendisinin kazanması gerekir. Bu prensip düşücenin türleri olan inançlar, dinler, ideolojiler, öğretiler, kişisel yargı ve kanaatler için de geçerlidir. Bu olgulara yüklenmeye çalışılan dokunulmazlıklar düşünceye saygı kavramının alanına girmez ve layık oldukları takdirde her türden sorgulama, eleştiri, alay ve (aşırı durumlarda)yaptırıma tabidir.

    Galeano Paylaşımı

    Gelelim hakaret, sövgü mevzusuna ve Galeano'nun sözüne. Bu sözü nasıl değerlendirmeliyiz? Böyle bir şey söylemeye hakkı var mıdır, yok mudur? Eğer bununla alakalı temel bir prensip bulup oradan hareket etmezsek, senin görüşüne karşılık benim görüşümden öteye gidemeyiz. O nedenle görece nesnel bir sonuç için böyle bir genelgeçer prensip şart. Peki aradığımız şey var mıdır, varsa nedir? Gerçekten de böyle bir prensip vardır ve bu da evrensel insan haklarından birisi olan ifade özgürlüğüdür. Bununla ne demek istiyorum? Hiçbir düşünce, fikir, ideoloji, öğreti, din, inanç sistemi ve inançsızlık ifade özgürlüğü sınırının dışında tutulamaz, tutulmamalıdır ve bu özgürlüğün sınırı hakaret ve sövgüyü de kapsar. Çünkü bir değere atfettiğimiz kutsallık, mutlaklık, mükemmellik, dokunulmazlık gibi payeler sadece bizi bağlar, evrensel standartlar belirtmezler, başka insanlar bu değerleri ve onlara yüklediğimiz sıfatları
    benimsemek zorunda değildir, bahis mevzusu değerlere dair her cinsten sözlü tasarruf hakkına sahiptir. Aksi taktirde herkes önüne gelen sözümona değere kutsallık atfeder, mesele içinden çıkılmaz bir hale gelir. Düşünceler insan ürünüdürler, kendiliğinden bir saygıyı haketmezler, haklarında dilediğimiz sözü söylememize bir engel oluşturmak için içkin bir değer taşımazlar. Ayrıca düşünceler incinmezler, kırılmazlar, psikolojik ya da fiziksel travma geçirmezler, kendilerini kötü hissetmezler; dolayısıyla onları ifade özgürlüğü pahasına koruma altına almamız için bir sebep yoktur.Meseleye dair tek ince nokta düşünceye hakaretle, düşünceye sahip olanın şahsına yönelik hakaretin farklı şeyler olmasıdır. Geriye kalan her şey basit bir diyalektik sorgulamayla varılabilecek sonuçlardır. Bu prensipten hareketle Galeano, istediği tanrı hakkında istediği cümleyi kurabilir, buradaki veya dünyanın başka bir yerindeki herhangi bir insan bu cümleyi ifade edebilir ya da alıntılayabilir, buna hakkı vardır. Doğal olarak bunun tersi de geçerlidir. Herhangi bir inançlı insan da inançsızlık hakkında, aynı türden sözler söyleme hakkına sahiptir.

    TCK 216

    Gelelim olayın hukuki, anayasal boyutuna. TCK'nın bu maddesi, açık şekilde ifade özgürlüğü kapsamına giren bu ve daha birçok olguyu, evrensel beyannamede belirtilen özel hususların dışında, haksız bir sınırlamaya tabi tutmaktadır. Bu durum insan haklarına aykırıdır. Ayrıca muğlak ve yoruma açık ifade tarzı sebebiyle, bir kısım yargı mensuplarının da işgüzar marifeti yardımıyla fazladan mağduriyete sebebiyet vermektedir. Bu ve buna benzer diğer maddeler, çoğu medeni ülkede olduğu gibi, acilen anayasadan çıkarılmalıdır.
  • “Joker” makyajlı örümcek
    keşfedildi

    Yeni keşfedilen bir örümcek türünün
    sırtındaki çarpıcı kırmızı-beyaz
    desen, Batman’in ezeli düşmanı
    Joker’in sırıtışına benziyor. Benzerlik öyle
    şaşırtıcı ki örümceği tanımlayan
    araştırmacılar, 2019 yapımı Joker filminde
    baş karakteri canlandıran oyuncu Joaquin
    Phoenix’in adını örümceğe verdiler.
    İronik bir şekilde, renkli örümceğin cins
    adı (Loureedia) ise punk rock şarkıcısı Lou
    Reed’den geliyor. Reed, siyah giyinmesi ve
    hiç gülümsememesiyle ünlü. Bilim
    insanları, İran’da keşfettikleri bu yeni
    örümceğe Loureedia phoenixi adını verdi.
    Bu, Akdeniz bölgesi dışında keşfedilen ilk
    Loureedia örümceği. İlk olarak 2018’de
    tanımlanan cins, şu anda dört tür içeriyor.
    Joker’in sinir bozucu sırıtışının beyaz yüz
    makyajıyla tezat oluşturması gibi, erkek
    L. phoenixi örümceklerinin sırtlarında
    beyaz zemin üzerinde canlı kırmızı bir leke
    göze çarpıyor. Ancak örümcek yalnızca 8
    mm uzunluğunda olduğundan onu net bir
    şekilde görmek için büyüteç gerekiyor.
    Bu örümcek, müzisyen Lou
    Reed’in adını taşıyan
    Loureedia cinsinde
    tanımlanan dördüncü tür.
    How It Works 011
    Loureedia örümceklerinin keşfi zor
    çünkü her yıl yalnızca üç hafta boyunca yer
    üstünde aktif oluyorlar. İranlı araknolog ve
    taksonomist Alireza Zamani, “Bu
    örümcekler hayatlarının çoğunu yeraltı
    yuvalarında geçiriyor.” diyor. “Erkekler
    genellikle ekim sonundan kasım ortasına
    kadar dişileri avlamak amacıyla yuvalarını
    terk ediyor. Yavru örümcekler de
    annelerinin yuvasından ayrılıp yüzeye
    çıkıyor.”
    Şimdiye kadar bilim insanları sadece
    erkek L. phoenixi örümceklerini keşfedip
    tanımlayabildi. Bulunması daha zor olan
    dişileri, erkeklerin bulunduğu yerlerin
    yakınlarında aramaya devam ediyorlar.
    Zamani şöyle diyor: “Yeterince zamanınız
    ve sabrınız varsa gezgin bir erkeği izlemek
    ilginç olabilir. Dişiyi nasıl bulacağını o
    herkesten daha iyi bilir. Bu şekilde
    çiftleşme davranışını gözlemleme ve
    fotoğraflama şansınız da olabilir. Çiftleşme
    davranışı henüz hiçbir Loureedia türü için
    belgelenemedi.”
    11


    Güneş’ten 2,5 milyon
    kat parlak yıldız kayboldu

    2019’da bilim insanları, Güneş’ten
    milyonlarca kat daha parlak olan
    büyük kütleli bir yıldızın iz
    bırakmadan kaybolmasına tanık
    olmuştu. Astrofizikçilerden oluşan bir
    ekip, kayıp yıldız vakası üzerine
    çalışmalarını yakın zamanda
    tamamladı. Sundukları olası
    açıklamalar arasından sürprizli bir
    açıklama öne çıkıyor: Büyük kütleli
    yıldız ölmüş ve süpernova patlaması
    yaşamadan kendi içine çöküp karadeliğe
    dönüşmüş olabilir. Ama böyle bir yıldız
    intiharının eşi benzeri yok.
    Araştırmacı Jose Groh, “Yakın evrenin
    en büyük kütleli yıldızlarından birinin
    yavaşça karanlığa karıştığını tespit
    etmiş olabiliriz.” diyor. Çalışmanın baş
    yazarı Andrew Allan ise “Tespitimiz
    doğruysa bu, böyle devasa bir yıldızın
    hayatını bu şekilde sonlandırdığının ilk
    doğrudan tespiti olacak.” diyor.
    75 milyon ışık yılı uzaklıktaki Kova
    takımyıldızında bulunan söz konusu
    yıldız, 2001-2011 yılları arasında iyi bir
    şekilde incelendi. Bu yıldız mükemmel
    bir “mavi ışık değişeni” (LBV) örneğiydi.
    LBV’ler, ömrünün sonuna yaklaşan ve
    öngörülemeyen parlaklık değişimleri
    gösteren büyük kütleli yıldızlar. Bunun
    Gizemli bir şekilde kaybolan
    mavi ışık değişeni
    (sanatçının tasviri)
    gibi yıldızlar nadir görülüyor ve şimdiye
    kadar evrende sadece birkaç tanesi
    keşfedilebildi. 2019’da Allan ve
    meslektaşları, bu LBV’nin evrimini daha
    iyi anlamak için Avrupa Güney
    Gözlemevi’ndeki Very Large Telescope’u
    kullanacaklardı ki yıldızın tamamen
    ortadan kaybolduğunu fark ettiler.
    Normalde Güneş’ten çok daha büyük
    yıldızlar ömürlerinin sonuna gelince
    muazzam bir süpernova patlamasıyla
    patlar. Bu patlamalar, uzun ışık yılları
    boyunca her yöne uzanan iyonize gaz ve
    güçlü radyasyon yaydıkları için kolayca
    fark edilirler. Patlamanın ardından
    geriye kalan yıldız maddesinin yoğun
    çekirdeği, karadeliğe veya nötron
    yıldızına dönüşebilir. Bunlar uzayın en
    büyük ve gizemli nesnelerinden ikisi.
    Ancak kayıp LBV böyle bir radyasyon
    yaymadan sırra kadem bastı.
    Gizemi çözmeye çalışan araştırmacılar,
    2002 ve 2009 yıllarında yapılan eski
    gözlemleri incelediler. Yıldızın bu süre
    zarfında güçlü bir patlama dönemi
    geçirdiğini, çok büyük miktarda yıldız
    maddesini normalden çok daha hızlı
    püskürttüğünü keşfettiler. LBV’lerin
    yaşlılık döneminde bunun gibi çok
    sayıda patlama yaşanabiliyor. Bu
    patlamalar yıldızın normalden çok daha
    fazla parlamasına neden oluyor. Söz
    konusu patlama muhtemelen 2011’den
    sonra sona erdi.
    Bu durum, önceki gözlemler sırasında
    yıldızın neden bu kadar parlak
    göründüğünü açıklayabilir. Yine de
    yıldızın kaybolmasına neden olan
    patlamadan sonra ne olduğunu
    açıklamıyor. Bunun bir açıklaması,
    yıldızın patlamadan sonra parlaklığını
    önemli ölçüde yitirmesi ve ardından
    kalın bir kozmik toz perdesiyle daha da
    gizlenmesi olabilir. Eğer durum
    gerçekten buysa yıldız gelecekteki
    gözlemlerde yeniden ortaya çıkabilir.
    Daha tuhaf ve daha heyecan verici
    açıklamaysa şöyle: Yıldız, patlamadan
    sağ kurtulamadı ve süpernovaya
    dönüşmek yerine kendi içine çökerek
    karadeliğe dönüştü. Ekip, bunun nadir
    bir olay olacağını kabul ediyor. Yıldızın
    kaybolmadan önceki tahmini kütlesi göz
    önüne alındığında, kütlesi Güneş’in 85
    ila 120 katı büyüklüğünde bir karadelik
    yaratmış olmalı. Ancak bunun görünür
    bir süpernova olmadan nasıl
    gerçekleşebileceği hâlâ belirsiz. Yanıt
    bulmak için yıldızın galaksisi üzerinde
    daha fazla gözlem yapılması gerekiyor.
    12

    Avustralya kıyılarında
    devasa sualtı nehirleri
    akıyor

    R
    obot sualtı araçları, Avustralya
    kıyılarında sualtında gizlenen devasa
    nehirler keşfetti. Bilim insanları, bu
    nehirlerin kıyılardan okyanusun
    derinliklerine malzeme taşımada rol
    oynadığını düşünüyor. “Yoğun sahanlık
    suyu taşması” denilen gizli nehirler, soğuk
    geçen aylarda kıyılardaki sahanlık
    suyunun ısı kaybetmesiyle oluşuyor. Bu su,
    yaz aylarında buharlaştığı için oldukça
    tuzlu. Kıta sahanlığının (kıtanın genellikle
    sığ suya gömülü kenarları) iç kısmındaki bu
    soğuk ve tuzlu akarsuyun yoğunluğu
    derindeki sudan daha fazla. Yoğunluk
    farkından dolayı bu nehir, okyanus tabanı
    boyunca açık sulara doğru akıyor.
    Batı Avustralya Üniversitesi’nden bir grup
    araştırmacı, 2008-2019 arasında Avustralya
    kıyı şeridindeki sekiz noktadan sualtı keşif
    araçlarıyla toplanan verileri analiz etti.
    Üniversiteye bağlı Okyanus Enstitüsü’nden
    Dr. Tanziha Mahjabin, bu verilerin denizde
    2.500 gün geçirmeye eşdeğer olduğunu
    hatırlatıyor. Avustralya’nın Entegre Deniz
    Gözlem Sistemi kapsamında kıyılara
    konuşlandırılan otonom sualtı araçları,
    suyun sıcaklığı ve tuzluluğu (tuz derişimi)
    hakkında veri topladı. Bu ölçümler
    sayesinde araştırmacılar suyun
    yoğunluğunu belirleyerek sualtı
    nehirlerinin varlığını ortaya çıkarabildi.
    Ekip, Avustralya’da 10.000 kilometreye
    yayılan bir alanda sonbahar ve kış
    aylarında düzenli olarak sualtı nehirlerinin
    oluştuğunu buldu. Ayrıca, sualtı
    nehirlerinin suyu sık sık karıştıran şiddetli
    rüzgârlara ve gelgitlere dayanabildiğini
    keşfettiler. Bu, dünyada benzeri
    görülmemiş bir olaydı.
    Sualtı keşif araçları, organik maddeleri ve
    klorofili tespit eden sensörlerle de
    donatılmıştı. Klorofil; bitkilerde, alglerde ve
    siyanobakterilerde bulunan yeşil bir
    pigment. Bu sensörler sayesinde
    araştırmacılar, sualtı nehirlerinin kıta
    sahanlığı boyunca ve okyanusun
    derinliklerinde malzeme ve madde
    taşıdığını keşfettiler.
    Batı Avustralya Üniversitesi’nden
    Araştırma Görevlisi Yasha Hetzel şöyle
    diyor: “Besinleri, bitki ve hayvan
    parçacıklarını ve kirleticileri içeren asılı ve
    çözünmüş maddeler ‘kıyı okyanusu’ denilen
    bölgeye ulaşıyor. Karanın derin okyanusa
    bağlandığı bu bölge, okyanus çevresi için
    önemli bir bileşen.”
    14

    İskandinavya’da
    gizemli radyasyon
    artışı

    H
    ollanda Ulusal Halk Sağlığı ve
    Çevre Enstitüsüne göre Kuzey
    Avrupa üzerindeki atmosferde
    radyoaktivite seviyesi yükseldi. Bu
    durum, Rusya’nın batısındaki bir
    nükleer santral arızasına işaret ediyor
    olabilir. Radyoaktivite artışı, nükleer
    yakıt elemanının zarar gördüğünü
    gösteriyor. Ancak Rus nükleer enerji
    operatörü Rosenergoatom, bölgedeki
    Kola ve Leningrad şehirlerinde faaliyet
    gösteren santrallerde hiçbir sorun
    olmadığını öne sürdü.
    İskandinavya’daki gözlemci
    kurumlar, atmosferde radyonüklit
    (radyoaktif izotop) seviyelerinin
    arttığını tespit etti. Radyonüklitler,
    çekirdekleri kararsız olan atomlar:
    Radyoaktif bozunma yoluyla
    çekirdeklerinin içindeki fazla enerji
    açığa çıkıyor. Kapsamlı Nükleer Deneme
    Yasağı Antlaşması Örgütünün (CTBTO)
    açıklamasına göre Finlandiya, Güney
    İskandinavya ve Kuzey Kutbu’nun bazı
    bölgelerinde özellikle sezyum-134,
    sezyum-137 ve rutenyum-103
    radyonüklitlerinde artış görüldü.
    Bunlar insana zarar vermemelerine
    rağmen nükleer fisyonun yan ürünleri.
    İzotop verilerini inceleyen Hollanda
    Ulusal Halk Sağlığı ve Çevre Enstitüsü
    şu açıklamayı yaptı: “Radyonüklitler
    yapaydır, yani insan yapımıdır. Bu
    çekirdeklerin bileşimi, nükleer enerji
    santralindeki bir yakıt elemanının
    zarar gördüğünü gösteriyor olabilir.”
    Ancak yapılan ölçüm sayısı yetersiz
    olduğu için radyonüklitlerin gerçek
    kaynağı belirlenemedi
    14

    Beyin, vücudunuzdaki en
    çok enerji tüketen organdır.
    Enerjinizin %20’sini beyin
    harcar. Bu enerji sadece
    beynin işlevlerinde değil,
    bakımında da kullanılır.
    17

    Yıldırım, 100.000 dilim ekmek kızartmaya yetecek 5 milyar jul enerji içerir.
    17


    EN VERİMLİ ELEKTRİK SANTRALİ
    Brezilya ile Paraguay arasındaki Itaipu Hidroelektrik Barajı,
    dünyadaki tüm santrallerden daha fazla enerji üretiyor: 98 terawatt
    saat. Su, saniyede 62.000 metreküp debiyle akıyor.
    19

    Ortalama bir ABD vatandaşı bir Hindistan vatandaşının on katı enerji kullanıyor.
    19

    En fazla enerjiyi hangi olay
    açığa çıkarır?


    A-İnsan hapşırması
    B-Kasırga
    C-Atom bombası

    Cevap:
    Kasırgalar günde 1019 jul enerji açığa
    çıkarabiliyor. Bu miktar, Hiroşima’ya atılan
    atom bombasının bir milyon katı. Hapşırma
    sırasında damlacıklar yüksek hızda dışarı
    atılsa da açığa çıkan enerji çok küçük.
    21


    1848
    İlk modern petrol
    kuyusu Azerbaycan’da
    açıldı. 1900’lerin
    başında küresel
    üretimin yarısını
    oluşturuyordu.
    23

    Ağır el işçiliği yapan bir kişi, 100 W’lık bir ampulü çalıştırmaya yetecek kadar enerji üretir.
    23

    İzlanda’nın
    yenilenebilir şansı
    İzlanda’ya vuran jeolojik piyango sayesinde ülke,
    enerjisinin %80’inden fazlasını (ve elektriğinin
    %100’ünü) yenilenebilir kaynaklardan üretebiliyor.
    Tektonik levha hareketlerinin merkezi Atlantik Ortası
    Sırtı’nın ortasında yer alan İzlanda, birçoğu 250 derece
    sıcaklıkta kaynar su fışkırtan 200’den fazla volkan
    ve yaklaşık 600 kaplıcayla kaplı. Bu ısı sayesinde
    ülkenin enerji ihtiyacının %65’ini jeotermal
    enerji karşılıyor. Evleri, yüzme havuzlarını ve
    seraları doğrudan ısıtmak için bu sıcak su
    kullanılırken, jeotermal santraller de ısıyı
    elektriğe dönüştürüyor. Ülkedeki nehir
    ve şelale bolluğunun mümkün kıldığı
    hidroelektrik ise İzlanda’nın enerji
    ihtiyacının %20’sini daha
    karşılıyor. Yenilenemeyen
    enerjinin oranı %15. O da
    çoğunlukla petrol yakan
    taşımacılıkta kullanılıyor.
    23

    Genç anne babalar hasta çocukları yüksek
    ateş, yeşil burun akıntısı ve halsizlik
    şikâyetiyle doktora götürünce bol sıvı
    tüketme ve istirahat etme gibi standart
    önerileri duymak istemiyorlar. Semptomları
    anında hafifletecek bir şey, yani antibiyotik
    istiyorlar. Ne yazık ki bazı doktorlar da
    hastaların gerçekten antibiyotiğe ihtiyacı
    olup olmadığına bakmadan reçeteye
    antibiyotik yazıp geçebiliyor.
    24

    Amerikan Hastalık Kontrol Merkezlerine
    (CDC) göre vakaların yaklaşık %50’sinde
    antibiyotikler yanlış veriliyor.
    24

    2009 tarihli bir araştırmada sekiz doktordan birinin cep telefonunda MRSA bakteri kolonileri bulundu.
    25

    SÜPER
    MIKROPLARI
    ÖNLEMEK IÇIN
    ON IPUCU

    1
    Gereksiz
    veya yanlış
    antibiyotik kullanımının
    antibiyotik direncini
    artırdığını unutmayın.
    2
    Antibiyotiklerin nezle ve
    grip gibi viral
    enfeksiyonları değil, sadece
    bakteriyel enfeksiyonları
    tedavi edebildiğini bilin.
    3
    Asla kafanıza göre
    antibiyotik kullanmayın.
    4
    Doktor antibiyotik
    verdiyse talimatlarına
    uyun ve söylediği miktarın
    tamamını (genelde tüm
    kutu) kullanın.
    5
    Semptomlarınız aynı
    görünse bile
    arkadaşınıza verilen
    antibiyotiği kesinlikle
    kullanmayın.
    6
    Semptomlar şiddetli
    değilse sizi etkileyen
    patojenin belirleyecek
    tahlillerin yapılmasını
    bekleyin. Bu sayede
    doktorunuz geniş spektrum
    tedavisi yerine hedefli bir
    antibiyotik verebilir.
    7
    Doktordan antibiyotik
    istemeyin. Antibiyotik
    kullanmadan hastalığı
    giderebilecek tedavileri
    doktorunuza sorun.
    8 Hayvan enfeksiyonlarını
    gidermek için profilaktik
    antibiyotik tedavisi
    kullanmayan çiftlikleri ve
    işletmeleri tercih edin.
    Tarımsal antibiyotiklerin aşırı
    kullanımı, antibiyotik
    direncinin en büyük
    nedenlerinden biridir.
    9
    Kronik akneleri gidermek
    için düşük miktarda
    antibiyotik kullanmayın,
    diğer yöntemleri deneyin.
    10Sağlık çalışanları ve
    hastane ziyaretçileri,
    özellikle immün yetmezliği
    olan hastaların çevresinde
    el yıkama ve genel temizliğe
    dikkat etmelidir.
    27


    Ortalama bir insan günde en az iki kez hipnoz yaşıyor.
    31

    Bıçak altında
    hipnoz
    Açık kalp ameliyatlarını ve organ
    nakillerini sadece hipnotik ağrı hafifletme
    ile gerçekleştirmek mümkün görünmüyor
    ama o kadar invaziv olmayan ameliyatlar
    sırasında ağrıyı hipnozla yönetmek
    mümkün. Paris’te yaşayan Gineli şarkıcı
    Alama Kante, 2014’te boğazındaki
    paratiroit bezi tümörünün alınması için
    ameliyat edildi. Hayati risk taşıyan bir
    tümör olmasa da alınmaması şarkıcının
    kariyerini bitirebilirdi. Kante dünyada ilk
    kez, anestezi almak yerine hipnotize
    edilerek ameliyata girdi. Bu sayede
    ameliyatın kritik anlarında şarkı
    söyleyebiliyor, cerrahlar da ses tellerine
    zarar vermediklerini anlıyorlardı. Ameliyat
    başarılı geçti. Kante ise ameliyat boyunca
    çok uzaklardaki Senegal’i düşünüyordu
    ve hiçbir şeyin farkında değildi.
    32

    2017 yılında 73 yaşında bir hastaya dünyanın hipnoz altındaki ilk derin beyin ameliyatı yapıldı.
    33

    ünya genelindeki
    petrol rezervleri (varil)
    1 Venezuela
    298 milyar
    2 Suudi Arabistan
    268 milyar
    3 Kanada
    173 milyar
    4 İran
    155 milyar
    5 Irak
    141 milyar
    6 Kuveyt
    104 milyar
    35


    26.700.000
    TÜRKİYE’DE 2019’DA
    SATILAN AKARYAKIT (LİTRE)
    38

    13.000
    TÜRKİYE’DEKİ AKARYAKIT İSTASYONU SAYISI
    38

    0,02 $ VENEZUELA’DA BİR
    LİTRE BENZİNİN
    YAKLAŞIK FİYATI
    39

    Kolza yağı, geleceğin en büyük
    biyoyakıtlarından biri olabilir.
    39

    Dünyanın ilk yoğun bakım ünitesi 1953’te Kopenhag’da kuruldu.
    41

    231.000
    Türkiye’deki
    hastanelerin
    yatak
    kapasitesi
    42

    NHS Nightingale Hospital Londra,
    COVID-19 hastalarına hizmet vermek
    üzere dokuz günde inşa edildi.
    43

    Sosyal hizmet uzmanı
    Çoğu vakanın sonucu
    baştan belli olmaz. Yatakta
    yatan hasta kadar
    akrabalarının ve sevenlerinin
    de desteğe ihtiyacı olabilir.
    Bazı ülkelerde ve
    hastanelerde, ziyaretçilere
    duygusal destek veren
    sosyal hizmet uzmanları
    görev yapar. Hasta
    yakınlarına danışmanlık
    vererek durumu daha iyi
    anlamalarını sağlarlar.
    Sosyal güvencesi olmayan
    hastaların yönlendirilmesini
    de sağlayabilirler.
    43

    Avrupa’da hava kirliliğinden kaynaklanan en çok ölümün yaşandığı ülke İtalya.
    49

    DÜNYANIN EN BÜYÜK KARANTİNALARI
    Hindistan 1.380.000.000
    Çin760.000.000
    ABD297.000.000
    Bangladeş 165.000.000
    Rusya142.000.000
    Filipinler100.000.000
    Türkiye 83.000.000
    İngiltere68.000.000
    Fransa65.000.000
    İtalya60.000.000
    52

    Retba Gölü,
    Senegal
    Dünyanın en tuzlu
    göllerinden biri. Bu
    konuda Ölü Deniz’e
    rakip. Bu gölde yüzerken
    hiç batmazsınız.
    55

    Cidde Kulesi’nin 1,6 km olması planlanmıştı ama arazi analizinden sonra bu fikirden vazgeçildi.

    Cidde Kulesi
    Yükseklik: 1.000+ metre
    (planlanan)
    Kat sayısı: 200
    Kullanım alanı:
    Daireler ve ofisler
    İnşaat tarihi:
    2013-günümüz
    Mimar: Adrian Smith
    Yüzölçümü:
    530.000 metrekare
    Hedef:
    Dünyanın en yüksek binası
    57


    Dünyanın ilk gökdeleni, 1885’te Chicago’da inşa edilen 45 metrelik Home Insurance Binası’ydı.
    59

    Silisyum (silikon), dünyada en çok bulunan ikinci element. Ondan daha fazla olan tek element oksijen.
    63

    Dünyada 150 metreden daha uzun olan yalnızca yedi tane motorlu süper yat var.
    77

    Kare pencerelerde oluşacak basınç birikmesini önlemek için uçak pencereleri oval şekildedir.
    80


    Raspberry Pi’a PS2 emülatörü
    yükleyip PS2 kontrolcüsü bağlamak
    mümkün mü?

    Kesinlikle mümkün.
    Bunun için Raspberry Pi 2
    veya daha yeni bir modele, ek
    donanım olarak Raspberry
    Pi’a bağlayacağınız bir
    Playstation 2 portuna ve
    uyumlu bir emülatöre
    ihtiyacınız var.
    89


    Ekmek yanınca
    neden kararıyor?
    Organik maddeler (ekmek kızartma
    makinesindeki ekmek dilimi) ısınınca bir
    tepkime gerçekleşir. Ekmeğin içindeki
    karbon tutuşur ve atık ürün olarak yanmış
    karbon bırakır. Yanmış tost ekmeğinize
    siyah rengini veren budur.
    89

    Vücudun hangi kısmının büyümesi
    veya gelişimi en son durur?

    Ergenliğin sonunda vücudun tam gelişmiş haline
    ulaştığını düşünen birçok insan var ama aslında
    vücudumuz yaşam boyunca değişmeye devam ediyor.
    Hatta vücudun bazı kısımlarının büyümesi hiç durmuyor.
    Beyin gibi iç organlar, yeni bilgileri ve vücuttaki
    dalgalanmaları sürekli olarak işleyerek ölene kadar
    gelişmeye devam ediyorlar.
    Tüyleri ve tırnakları saymazsak (Bunlar ölümden sonra
    bile kısa süreliğine büyümeye devam ediyor.)
    vücudunuzun dışında yer alan ve boyutları yaşam
    boyunca büyüyen sadece iki organ var: kulaklar ve burun.
    Bunların ikisi de yumuşak doku ve kıkırdaktan oluşuyor.
    Bazı bilim insanları kıkırdak hücrelerinin daha uzun süre
    çoğalabildiğini düşünürken, bazıları ise bu büyümenin
    yerçekiminin desteğiyle gerçekleştiğini düşünüyor.
    90


    Vampir yarasalardan
    başka kan içen
    yarasa var mı?
    n Dünyada birkaç vampir yarasa türü var.
    Başka hayvanların kanını içerek yaşamını
    sürdürdüğü bilinen tek memeliler onlar. Meyve
    ve böcekle beslenen akrabalarının aksine,
    vampir yarasalardaki bağırsak mikropları
    farklı şekilde çalışarak kanı sindirebiliyor ve bu
    yarasalar kanla bulaşan virüslere karşı yerleşik
    bir dirence sahip. Ayrıca DNA’ları öyle
    programlanmış ki böbrek fonksiyonları,
    kandan ibaren beslenme tarzının getirdiği
    yüksek protein alımını tolere edebiliyor.
    90


    Evrenin ortalama
    rengi kabul edilen
    “kozmik latte”nin
    soluk bej rengi
    nereden geliyor?
    n 2002 yılında 200.000’den fazla yıldızın
    ışığının incelendiği bir çalışmayla evrenin
    ortalama rengi hesaplandı. Evrenin büyük
    kısmını simsiyah bir boşluk olarak hayal
    ederiz ama aslında yıldızların parlaklığı
    evrenin ortalama rengini değiştiriyor: Her
    şeyi karıştırırsanız ortaya sütlü kahve rengi
    gibi bir renk çıkıyor.
    91

    Vücudumuzdaki
    “iyi bakteriler” ne yapıyor?
    Sağlıklı kalmamıza yardımcı olan
    bazı bakteri türlerini “iyi” kabul
    ediyoruz. İnsan bağırsağı, “bağırsak
    mikrobiyotası” denilen geniş bir
    bakteri ve mikroorganizma
    popülasyonuna ev sahipliği yapıyor.
    Bakteriler bağırsaktaki yiyecekleri
    parçalamaya ve hastalıklarla
    savaşmaya yardımcı oluyor. Bu yüzden
    sağlığımız için hayati öneme sahipler.
    Bağırsak mikrobiyotanız beslenme
    tarzınızdan, yaşam tarzınızdan,
    çevrenizden ve antibiyotik
    kullanımından etkileniyor. Son
    bulgulara göre alerjiler, diyabet ve
    hatta kanser gibi birçok hastalık,
    bağırsak mikrobiyotasındaki
    bozulmalarla bağlantılı olabilir.
    92

    LCD ne anlama geliyor?
    LCD’nin açılımı “liquid crystal display”, yani “sıvı
    kristal ekran”. LCD ekranlarda kullanılan sıvı
    kristal molekülleri, ışık miktarını değiştirerek
    görüntüyü oluşturuyor.
    92

    Mideniz neden
    gurulduyor?
    Midenizde ve bağırsaklarınızda gıdaları,
    gazları ve sıvıları sindirim sisteminize
    iten kaslar var. Kasların gıdaları
    sıkıştırması gurultu sesini ortaya
    çıkarıyor. Mideniz boşsa beyniniz
    kaslara geriye kalan her şeyi
    itmelerini emrediyor ve bu de
    mide gurultusu dediğimiz sese
    neden oluyor.
    93
  • %43 (75/176)
    ·Puan vermedi
    Selamlar ola şekerim .. Kitabı henüz bitirmedim ama dayanamayıp yazayım istedim bir şeyler .. O kadar kırmızı tuborg içmişiz bari bi işe yarasın di mi ama?!? =)) Bu yolla yazdığım sanırım ikinci inceleme olacak bu .. Yani kitabı bitirmeden yazdıklarım .. 1000 kitap, hem yönetimiyle olsun hem de okuyanları ile olsun çeşit çeşit garip gurup insanla dolu olduğu "İÇÜN" ( AZİZ "BABA" BÜYÜKSÜN! BABALARIN BABASISIN SEN !! ) henüz kitabı okuyorken yazdığım ilk inceleme şikayet edilmişti ( Bkz: #44585204 ) .. Sanırım bu inceleme de şikayet edilip kaldırılacak .. Yine de şikayete bakacak moderatör arkadaşımız olur da benim dişimi kırar da okur diyerek bu notu düşmek istedim buraya ki BİLİNSİN !!! Site kuralları gereği yaptığım bir ihlal değil .. Ve hemen ahlak jandarmaları için de not düşeyim siz sevgili 18 yaşı görmemiş kardeşlerimiz için : ALKOL ALMAYIN !! =)) Evet .. Sanırsam bahsedilen bu iki noktada mutabığız .. O yüzden ben dolgulu dişimi test ederek kemirdiğim kavurgaların tuz oranını test ederken dilimle ve kırmızı tuborgları güp güp deyerek mideme indirirken startı veriyorum ... Damalı bayrağımız havada !!!!

    Bir cumartesi .. 80 lerin neredeyse sonundayız .. Sabah Star'da Transformers izlenmiş .. Neşe damarlarda akıyor.. Dönüşebilsem dönüşeceğim ( PEK TABİİ DECEPTICONS!!!! ÖLÜMÜNE KÖTÜLÜK !) ama realite izin vermemekte .. Ve talihe bakın ki uyanır uyanmaz pencere önüne koşmuş "şahsımın" çapaklı gözleri bembeyaz bir örtüyle sarmalanmış Ankara sokaklarına bakıyor .. Hava bunca kirlenmediği ve metropol hayatı henüz Ankara'yı esir etmediği için o dönemlerde kar , yağınca 10 AYI gücünde yağıyor .. İnanılmaz bir neşe .. Gözü kör olası ifrit kargalar henüz bokunu yememiş...Öyle ki henüz merkezi ısı sistemi devreye girmemiş .. Sevgili Salvatore' un Buzyeli Vadisi Üçlemesi'ni yazmasına daha seneler var ama paf küf sesleriyle alıp verilen soluklar ile kara tren misali beyaz buharlar atarak gezmekteyim ben o buzdan vadi içinde ... Bizde kuraldır .. Herkes sofraya oturacak .. Kahvaltı yahut yemek adı her ne ise beraber yapılacak ! Lakin benim beklerken beyin hücrelerimi buharlaştıran dermanım ve sabrım limitleri zorlamakta ... Dokuzarlı dokuz doğum yapıp atıyorum kendimi sokağa.. Annemin ardımdan, "montunun önünü sakın açma, sonra götün cücük salar oğlum!" seslerini hiç duymaksızın .. Nereye gidiyorum derseniz söyleyeyim .. Dinazorlu parka !!! Benim o gün için adını öylece koyduğum dinazorlu parka .. İşçi kesiminin oturduğu parktan ne olacak diyorum şu an ama o zamanlarda çakıl taşları üstüne oturtulan bir gemi , iki salıncağından birinin zincirleri kopmuş malulen emekli eğlence birimleri ve uzun boynundan kaydığımız bir dinazorun olduğu bu park bizim için bir define adası .. Hem de karlarla kaplı !!! Kar öyle güzel bir olgu ki kanlı bıçaklı olduğumuz aşağı mahalle çocuklarıyla bile koalisyon kurdurtuyor bizlere .. Daha düne kadar bahçedeki iğdeye daldı diye kafasına tuğla attığım kızla beşik kertmesi olmuşuz .. Sarmaş dolaşız .. Pek tabii karlar eriyene kadar !!! HIH !!! NE SANDIN !! =))

    İğde in the bahçe is our namus..
    Bu yolda ölüm gerekirse tek HUSUS!! =))

    KuP KuP Boy from Mexico

    Evet !! O gün sabah 9' da çıkıp eve akşam 8' de girip türlü türlü zılgıtları yedik mi ? YEDİK !! Ölümüne CIRCIR olduk mu ?!? EVET! Olduk !! Yine olsa yine gider miyiz !! EVET !! GİDERİZZ !! =))

    Şimdi diyeceksin ki kenafir gözlü "gavur" Tuco !!! Bana bunları niçin anlatıyorsun .. Banane ulan senin dinazorlu parkından .. Bu kitapla bu anlattıklarının ne alakası var ?!?!?

    ÖYLE Mİ ?!?!?

    Madem öyle .. Buyrun HÖŞMERİME !! O parkın bir adı var .. O ismin de bir hikayesi .. HEPİNİZİN ELİNDE BİR KAŞIK VAR !! Lokmasını yutmadan tatlıya kaşık sallayanın gözünü oyarım .. Açgözlülük yapmayın !!! Sindire sindiree !!!

    İki kardeş .. Bir anadan doğma iki kardeş .. ÖZ BE ÖZ !! Bir cipin içindeler o dönem .. Bir gece yarısı .. Ben henüz anamın karnındayım .. Nato paşası kenan evren denen tipleme kurmuş cuntasını .. Vurmuş demir yumruğunu sofraya !! HÖŞMERİM DE BENİM KAŞIK DA deyerekten esip gürlemekte .. Bir gece yarısı alınmışlar evlerinden bu iki kardeş .. Nereye götürülüyorlar dersiniz ? MAMAK CEZAEVİNE !!! O dönemleri okuyanlar Mamak'ı çok çok iyi bilir .. O döneme dair yazmak istemiyorum .. Yazayım diyeceğim ama çok uzayacak bu inceleme .. Ne sizde o sabır, ne de bende o siniri izole edecek dirayet var .. 24 Ocak kararlarını bu millete kim nasıl kabul ettirmiş .. O kararlar ne imiş siz açıp bakın .. Bizi Usa'in koynuna kim sokmuş açıp okuyun !!! Ben ağzımı bozmak istemiyorum ...

    Yanaşıyor cip Mamak'a .. RACİ TETİK isimli bir nazi subayı emir veriyor erlere : "ANALARINI AĞLATMAZSANIZ BEN SİZİN ANANIZI AĞLATIRIM!" ... Daha adımlarını atar atmaz başlıyor darp .. Şimdi herşeyi bir kenara bırakalım .. Ben size tek bir soru sorayım! Kaçınızın gözleri önünde DÖVE DÖVE ÖZ KARDEŞİ ÖLDÜRÜLDÜ !!

    Bu sorunun yanıtı sanıyorum ki 1000kitapta bir boş küme !!!

    BOMBOŞ!!!

    Ben yaşadım diyen var mı aranızda ? Onu geçtim .. Ben aklıma getirebiliyorum şu dediklerini , kendimi onun yerine koyabiliyorum diyen var mı ?!? VAR MI ?!?!?

    EFENDİM ?!?

    "Vurma !!" "Bizi artık dövme" diyor subaya ağabey !! DÖVE DÖVE ÖLDÜRÜYORLAR !!!

    Büyük kardeşin hiçbir suçu yok .. Kardeşinden dolayı onu da gözaltına almışlar .. Küçük kardeşin suçu ne peki biliyor musunuz ? Bilmek ister misiniz ?

    KİTAP BASMAK !!

    KİTAPÇI DÜKKANI VAR ONUN !!!

    OLUR MU ULAN ÖYLE ŞEY !!!! OLUR MU ?!?!?

    Soruyorum olur mu ?!?!? Ben soruyorum ben cevap vereyim .. 12 Eylül ' de en çok toplatılan kitaplar listesinin başında kim var biliyor musunuz ? JACK LONDON !! DEMİR ÖKÇE İLE İLK ONDA.. HATTA BEŞTE .. Peki bu listede daha kimler var ?! Bekir Yıldız !! Halkalı Köle kitabı ile yer alıyor ... "EVLİLİK KURUMUNU ANLATAN ROMANI İLE !!!! AMA HEM HALKALI HEM DE KÖLE !! OLACAK İŞ Mİ?!?!?

    Görüyor musunuz hayatınızın nelere bağlı olduğunu .. O gün pamuk ipliğinden çekip koparılan iki isimden biri kimdi peki bilmek istermisiniz ?


    İLHAN ERDOST !!

    Ağabeyinin gözleri önünde öldürülen İlhan Erdost !! Benim gidip oynadığım o parka adını veren İLHAN ERDOST !! SIRF KİTAP BASTI DİYE , NE BASTIĞINA BAKILMAKSIZIN ÖLDÜRÜLEN İLHAN ERDOST !!!

    Geçen yine bir dost meclisindeyim .. Yine oturuyoruz karşılıklı .. Ne okuyorsun muhabbeti açıldı .. Karşımdaki sayıyor bana okuduklarımı.. Fakir Baykurt .. KÖYLÜLER.. KAHROL AMERİKA !!

    BAK SEN !! =))

    Ulan o adamlar, o kitapları zamanında yazmasalardı , sen bugün bu denli rahat ağzını açıp cümle kurabilecek miydin? "Köylü" diyip dudak büzerek bugün aşağıladığın o insanlar ve o insanların yanında yer alan İLHAN ERDOST gibiler olmasa sen bugün bu denli rahat konuşabilecek miydin ? NEYİN MÜCADELESİNİ VERDİN ??!? NEYİ BAŞARDIN ? NE BEDEL ÖDEDİN ?!??

    Bu soruların cevabıdır işbu kitap ! Cevapların karşısındaki muhataptır Osman Şahin ...Kitaba dair tanıtım da sadece bu 3 soru cümlesinin yazar tarafından kitap içinde verilen cevabıdır..


    Kusura bakmayın .. Alkol tamam .. Davaro OST si de arkada çalıyor ama GOY GOY yapamadık bugün .. İLHAN VE MUZAFFFER İLHAN ERDOST' un hatırası izin vermedi .. Bir başka işsiz incelemede görüşmek üzere .. Başlığı tanıtım içerisinde geçirmedim bilerek .. Eşleşmeyi sizler yapasınız siz sevgili Cin Ali ve Aliye'ler ..