Hayatımda karşılaşmak istemeyeceğim manzaraları, güçlü tasvirleri ile yaşatan; ruhumu kesip atan kitap.
Savaşı liseli kahramanımız Paul'un ağızından dinliyormuşuz hissi uyandırdı ve birçok duyguyu da beraberinde getirdi. Kitabın başlangıcından sonuna kadar savaşı övgüyle dinledikleri öğretmenlerine sitemlerine şahit oluyoruz: Onların öğrettikleri dünya görüşü bombardımanla beraber yıkılıvermişti.
Hayalleri, gelecekeleri olmayan çocukların cephede açlıkla, hastalıkla, insanlıklarıyla olan mücadeleleri savaşın gerçeklerini ortaya koymaya yeterliydi. Kendilerini "öldürebilen ölüler" olarak tanımlayan Paul ve arkadaşları cephe içerisindeki iç sesim oldular.
Sistemi, savaşı, ölümü, insanlığı sorguladılar.
Aslında ölmemeye programlanmış bu gençler ellerinden geldikçe öldürüyor, öldürdüklerinin ise insan olduklarını -tıpkı kendileri gibi- unutuyorlardı. Kitabın can alıcı noktalarından bir bölümünde anlatılan buydu işte. Neden düşünmedim savaştıklarımın annesini, karısını, yüzünü?
Kitapta her on sayfada bir içimi acıtan cümleleri oldu bu çocukların. Bir çocuk savaşçının ne hissettiklerini anlatmaya yetti. Savaşta sınıf ortamını korumaya çalışan arkadaşlar gördüm. Anlatılanlar belli muzipliklerle hayatta kalmaya çalışan bir grup genç yaşamın körelişiydi.
Kitapta naçar, mafsal, cerahat kelimeleri kullanıldı. Ardı ardına... Aslında kitabı özetlemeye yetecek kelimelerden birkaçıydı bunlar. Mafsallardan bahsedildi sayfalarca, ölen insanları izleyen çaresiz gözler betimlendi... Arkadaşlarını kaybetmekten korkan bir çocuk anlatıldı...
Paul memleketine döndüğünde savaşı, mücadeleyi ve zorluğu ancak yaşayanları tebriklerle anlamaya çalışan halkına, hastanelerde gördüklerini anlatmaktan yorgun bir genç vardı.
Umut etmekten korkan, yaşamın neresinde olduğunu bilmeden yaşama tutunmaya