Doksanlı yılların mahalle hayatını özleyenler için kitabın içinden çıkmak istemeyeceksiniz eminim. 90’lı yıllar… o yılların aslında sadece bir zaman dilimi değil, insanların birbirine daha çok benzediği, sokakların daha samimi, akşamların daha uzun olduğu bir duygu olmasıdır bence. O yıllarda bir şarkı kasetten dinlenir, televizyon karşısında ailece aynı program beklenir, mahallede oynanan oyunlar hava kararana kadar sürerdi. Telefonlar değil insanlar birbirini arardı, fotoğraflar anı olsun diye çekilir, mektuplar acele etmeden yazılırdı. Şimdi geçmişe dönüp bakınca insan, aslında en çok çocukluğunun sesini özlediğini fark ediyor, sokaktan gelen top sesi, açık camlardan yükselen müzikler, yaz akşamlarında çekirdek kokusu ve hiçbir yere yetişmek zorunda olmayan insanların huzuru… 90’lar biraz da kaybolmuş bir sıcaklığın hatırası gibi duruyor o yılları yaşayanlar için. Belki de bizler o yıllardan daha çok o yıllardaki “biz” olma hali özlüyoruz en çok…
İşte Mihrap bizi o zamanlara götürüyor. Hem de daha ilk sayfasında kuponla tabak seti aldığımız dönemlere. Mihrap annesiyle birlikte yaşıyor. Çünkü babasını kaybetmiş biri, sonra da kocasını. Ama kocası yaşayan dünyada kaybolmuş biri. Dolayısıyla annesi ile birbirine sarılan iki arkadaş gibi hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlar. O anlatıyor siz dinliyorsunuz. O dönemleri yaşayan birisi olarak anlattığı her şey o kadar tanıdık ki.
Mihrap ile birlikte tüm mahalleyi tanıyoruz. Anlatacağı o kadar çok şey var ki, hem yüzünüzü güldürüyor hem de hüzünlendiriyor. Komşunun kızı bir kahve içmeye evinize gelmiş de sohbet ediyorsunuz gibi hisle okudum.
Kitapları bir kurgu çerçevesinde okuruz ama sayfa aralarında okuyucuyu hayatın bir zamanına götürür, bir şarkı, mutfaktan gelen bir koku, bir mahallenin sokağı öyle tanıdık duygular