- Çok mutlu bir insana benziyorsunuz, dedim.
Güleç yüzü daha bir güleçleşti.
- Ben mi? Mutlu mu, diye sordu.
- Evet, dedim. Mutluluğunuz yüzünüzden okunuyor.
- Ne garip, dedi. Annemi dün, karımı da bugün yitirdim.
-Niçin kaybolmuş fotoğrafları arıyorsun? Elinde bir makinen var. Görüyorum. Yeni fotoğraflar çeksene. Hattâ o kaybolan fotoğrafları.
- Ama onlar hayallerimdi.
Daha fazla ileri gitmeyin, diye bağırdım. Onu böyle göklere çıkarırsanız, ben onu nasıl yeryüzüne indirebilirim.
- Ellerinden tutarak. Sımsıcak ellerinden, sıkıca tutarak ve kulağına, Vakit geldi, hadi bakalım, diyerek. Bana söyleneni yaptım. Ama ona hiçbir zaman
kavuşamadım.
-Kopya çekmenin sonu budur, dedi yoldaşım.
Başkalarının değil, kendi sözcüklerinle konuşmasını öğren. Ona, kendisini sevdiğini söyle. Bunu söylemesini bilemiyorsan, boynuna dokun, gözlerinin içine bak, teninin kokusunu içine çek. Sonra da derinden bir "Ahhh!"
Kendi "Ah"ın olsun bu.
Hadi bir deneyiversene.
Ondan söylemek istediğini, doğrudan, açıkça ve iki sözcükle söylemesini istedim.
- İki sözcük yetmez, dedi.
- Peki üç, dedim.
- Onu öldürmek istiyorum, dedi.
-Nasıl istersen, dedim.
-Bana bir kurşun ver, dedi.
Ona, bir tek kurşun verdim.
Sonra ne yaptı, bilmiyorum. Onu bir kez daha görmedim.