Bir diktatör hiçbir zaman tek başına iktidar olmaz. Onu oraya taşıyan şey sadece zorbalığı değil, aklını askıya almış bir kalabalığın rızasıdır. Halkı yoksullaştıran yalnızca tek adam değildir; yoksulluğa oy verenlerdir. Bugün açlıktan, adaletsizlikten, geleceksizlikten şikâyet edenlerin büyük bir kısmı, dün bu düzenin devamı için sandıkta mühür basmıştır.
“Son pişmanlık ahlaksızlıktır” sözü tam da burada anlam kazanır. Çünkü geç gelen vicdan, kaybedilen hayatları geri getirmez. İşsiz kalanların, intihar edenlerin, göç etmek zorunda kalan gençlerin, çürüyen bir ülkenin vebali ortadayken “kandırıldık” demek masumiyet değildir; sorumluluktan kaçıştır. Kandırılmak bir anlık olabilir, ama yıllarca sorgulamamak bilinçli bir tercihtir.
Bu kitle, ülke soyulurken sustu. Liyakat yok edilirken alkışladı. Hukuk çiğnenirken “bize dokunmuyor” dedi. Çocuklar yurt dışına kaçarken, kendi çocuklarını emperyal ülkelerin pasaportlarıyla güvenceye alan bir iktidarı hâlâ savundu. Sabah akşam emperyalizm nutukları atanlara inandı, ama onların ABD vatandaşı çocuklarını görmezden geldi. İsrail’i lanetleyenlerin onunla çıkar ilişkilerini sorgulamadı. Gerçekle değil, kendisine sunulan duygusal masallarla yetindi.
Bugün sefaletin ortasında olmalarına rağmen hâlâ aynı yalana sarılmalarının nedeni umut değil, korkudur. Gerçeği kabul etmek, kendi ahlaki suç ortaklıklarıyla yüzleşmeyi gerektirir. Çünkü diktatör çalar, evet; ama ona yetki veren, onu kutsayan, ona dokunulmazlık atfeden el ondan daha masum değildir.
Aklını kullanmamak bir kader değildir. Bu bir tercihtir. Ve her tercihin bir bedeli vardır. Bir ülke yalnızca tiranlar yüzünden çökmez; sorgulamayı salaklık, itaati erdem sanan kitleler yüzünden çöker. Bu yüzden bugün yaşanan yıkımda sadece yukarıdakilerin değil, oy verip susanların, görüp