Pembe mi yağardı eskiden yağmurlar
rüzgar üşütür müydü çiçekleri
kim öpünce uyanırdı güneş
sanırım darıldı artık masallar
bir çocuğun hayallerinde dans ederken uçurtmalar
papatya gözlerini kapatır mıydı usul usul
okyanus deniz kızlarının saçlarını okşarken
kime şarkı söylerdi yıldızlar
sanırım kırıldı artık rüyalar
artık acı serpildi sabahlara
savaş tuttu köşe başını
zaman uzanıp sildi tüm tebessümleri dudaklardan
yok oluyor yaşamın renkleri bir bir
ölümün elleri kapıyor gözlerini çocukların
sanırım yok oldu artık umutlar. Oya Karaege...
İlkel toplumlardaki "iktidar kuklalarına" kadar geri giderek neden kafası en az çalışanların, düş gücünden yoksun oldukları söylenebilecek olanların iktidarda en uzun süreyle kalabildiklerini açıklamak da kolaylaşmaktadır.
Bazen özlüyorum… Çocukken aldığım o plastik çizmeleri. Yazın kavurucu sıcağında ayaklarım içinde kaynasa bile giymekten vazgeçmezdim. Hatta bir tekini kaybedip, farklı renkte başka bir tekinin yanına denk gelse de giyerdim. Yırtık, yamalı olsa dahi, o çizmenin bende uyandırdığı sevinç bambaşkaydı. Belki yoksulluğun, belki de bilmezliğin verdiği başka bir heyecandı bu.
Giderdik köyün imamının kapısındaki çöplüğe. Orada bulduğumuz karpuz kabuklarını kemirirdik, mandalina kabuklarını yerdik. Onlar bile mutlu etmeye yetiyordu bizi. Bizim için o çöplük, adeta bir manavdı. Bazen teneke kutulardan yaptığımız arabaları sürer, iplerle çekiştirirdik. Bazen de telden uydurma top yapar, saatlerce oynardık. Aç kalırdık ama oyunlarımız hiç eksik olmazdı.
Şimdi geriye dönüp bakınca, bütün eksikliklerin içinde tarifsiz bir zenginlik saklıymış gibi geliyor bana. Belki de çocukluk dediğimiz şey, yoksulluğun bile tadını güzelleştiren tek dönemdir.
Tüm insanlık tarihinde kitapları savaşlardan ve yangınlardan
korumaya yönelik şu projenin bir benzeri daha olmadı: seyyar
kütüphane, Onuncu Yüzyılın sonlarında Pers ülkesinin büyük
veziri Abdül Kasım İsmail’in bulduğu bir fikirdi.
Bu ileri görüşlü adam, yorulma nedir bilmez gezgin,
kütüphanesini yanında taşıyordu. İki kilometre uzunluğunda
bir kervan oluşturan dört yüz deve, sırtlarında yüz on yedi bin
kitap taşıyordu. Develer aynı zamanda eser katalogu vazifesi
de görüyorlardı: her deve grubu Pers alfabesinin otuz iki
harfinden biriyle başlayan kitap isimlerini taşıyordu.