Avrupa ülkeleri… Dünyaya bakıldığında en medenî, en insancıl, en hümanist, hak ve adalete en çok önem veren toplumlar olarak gösterilirler. İnsan hakları, özgürlükler, eşitlik ve adalet gibi kavramların bayraktarlığını yaptıkları söylenir. Dışarıdan bakıldığında bu tablo, kusursuz bir vitrindir.
Ama perde kapandığında, geriye bambaşka bir sahne kalır.
Yalnızca Avrupa ülkeleri değil; ABD, İngiltere gibi küresel güçler de bu oyunun baş aktörleridir. Orta Doğu’nun en kritik bölgelerini, en stratejik noktalarını doğrudan ya da dolaylı kontrol ederler. Toprakların derinliklerindeki petrol, yeraltı zenginlikleri, enerji hatları, ticaret yolları… Hepsi onların sessiz iştahına hizmet eder. Kapalı kapılar ardında öyle planlar yapılır ki, insan aklı hayretle donar; hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği oyunlar, “medeniyet” maskesi altında sahnelenir.
Türkiye, Irak, Suriye, Mısır, İran… Ne kadar bağımsız görünürlerse görünsünler, çoğu zaman iktidara gelen liderlerin, onların çıkarlarına hizmet etmesi tesadüf değildir. Ya boyun eğip “taht” verilir, ya da asla o makama oturamazsın. İtaatkâr olan, “devlet adamı” payesiyle yüceltilir; direnç gösteren ise ya darbeyle ya da kaosla devrilir.
IŞİD gibi örgütler bir günde ortaya çıkmaz. Önce var edilirler, güçlendirilirler, çıkarlar tamamlanınca da bir hamlede yok edilirler. Ebubekir el-Bağdadi, yıllarca ABD’nin elinde tutukluyken birdenbire “Suriye’de halife” ilan edilebildi. Bu nasıl bir tesadüftür? Aslında bu, tesadüf değil, kurgulanmış bir senaryonun parçasıdır.
İsrail’in Orta Doğu’da mutlak güç olmasını istemezler. Bu yüzden geçmişte, İsrail-İran geriliminde açıkça İran tarafını desteklediler. Çünkü İsrail, onların her planına boyun eğen bir ülke değildir.
Görünürde masumiyet rolü oynarlar; barış, demokrasi ve özgürlük sözleri