Yaşadığımız bu şey ne sence? Ya da biz diye bir şey yok mu? Yaşadığımızı sandığımız bir şey mi? Şimdi böyle yazıyorum ya hani ben; günün sonunda -yani her şeyi bir günlük zaman dilimi olarak farz ediyorum- sen çekip gidersen benden... Ve ben... her şeye son vermeye karar verirsem eğer? Düşünsene tüm bu yazdıklarımı ve daha da yazacaklarımı. Sadece sen değil beni takip eden herkes okuyor bunları. İnan bana çoğu okumuyor. Beğenip geçiyorlar.
Gün içerisinde güçlü durmak zorunda olmaktan bıktım. Güçlü değilim, çok zayıfım. Duygularım gün içerisinde öylesine çok kırılıyor ve sarsılıyor ki kelimelerle tarif etmek pek zahmetli.
Sen benim için bir ağaç gibisin. Geniş dalları olan kökleri çok derinlerde. Metrelerce gölgen var ve güneş tam tepede. Hiç inmemeye yemin etmiş. Ben her seferinde dallarının altına sığınıyorum. Günün tüm yorgunluğu, gerginliği, hüzünleri, çilesi... hepsi kocaman dalgaları olan Karadeniz sanki ve ben hepsinden kaçıp sana sığınıyorum. Ege’nin sakin sularındaki limanımsın.
Yalnızlık hissi bastırıyor arada bir. Yalnızlıkla lanetlenmişim diye korkuyorum. Seni kaybetmekten korkuyorum. Olacakmış gibi olmasından o kadar çok bıktım ki hayal kırıklığı artık bir kırıklık yaratmıyor.
Maske takmışsın sevdiceğim. Görünce içim burkuldu, ben masada ağzım açık oksijen kusarken etrafa sen öyle maskeyle saatlerce ayakta duruyorsun. Olacak iş mi şimdi!