Yaptığımız anlaşmaya göre, Nataşa beni mutlaka görmesi gerektiğinde pencereye mum koyuyordu, böylece evinin yakınlarından geçersem, ki bu hemen hemen her akşam demekti, penceredeki ışıktan beklendiğimi, bana ihtiyacı olduğunu anlıyordum. Son zamanlarda Nataşa'nın penceresi sık sık aydınlanmaya başlamıştı...
"Tipi yatıştı, yol aydınlandı.
Gece binlerce donuk gözle bakıyor..."
Ansızın ihtiras dolu bir sesin
Çıngırağa uyarak konuştuğunu duyar gibiyim
Göğsüme yaslanıp dinlenmek için
Sevgilim ne zaman, ne zaman gelecek!
Tatlı hayat bu! Sabahın ilk güneşi
Penceremin buzlu camında titreşirken
Meşeden masada semaverim kaynıyor,
Sobam çıtırdayarak, köşede renkli perdenin ardındaki
Yatağımı aydınlatıyor."
"Birdenbire aynı sesin
Çıngırağa uyarak hazin mırıltısını duyarım:
'Eski dostum nerede?' Korkarım,
Geri dönüp de bana sökülüp sarılmasın!
Bu hayat da ne ki!.. Dar, karanlık odam
Sıkıntı dolu; pencereden rüzgâr giriyor...
Dışarıdaki tek vişne ağacı bile
Donmuş camdan görünmez oldu.
Belki çoktan ölmüştür.
Hayat mı bu! Perde soluklaştı;
Odamda hasta dolaşıyor, aileme gidemiyorum.
Ne azarlayanım, ne sevgilim var...
Yalnız kocakarının dırdırı..."
Arafta kalmak nedir bilir misin, Lavinia?
Kelimeler kifayetsiz kaldı mı hiç, Lavinia?
Sessizce kafayı yedin mi mesela?
Sen hiç sensizlikle karşılaşmadın ki...
Nasıl anlarsın;
Seni görememek nasıl bir şey...
İsmini söylemeyeceğim,
Sen de bilme, Lavinia...