"Bu dünya denen seyi bizim vaktimizde yasayanlar sadece ismiyle, cismiyle bilirler. Biz gaflet vaktinde dogan çocuklariz. Gâfiliz yani. Dünyayı bizim icin sanırız, hatta bizim sanırız. Oysa dünya dedigin her gelene 'seninim' diyen bir gönül çalana benzer. Sonra terk eder, bırakır onları.
Dünya demek eski vakitlerde yasayan insanlarin lügatinde sadece dünya demek degildir. Dünya nefs demek, dünya hırs demek, arzu demek dünya, kibir demek, sehvet demek, kin, nefret demek... Yani dünyada yasamak degil de dünyadan kurtulmak gerek onların zihninde. Oysa bizim için dünya sahip olunacak bir yer. Eski vaktin insanları yasamayi mecburiyet bilmisler, bizse dünyayı zaruret zannediyoruz. "Hayat denen sadece burasıdır" demiyoruz belki ama öyle yaşıyoruz.
"Bu dünya bir yokluk âlemidir. Var dedikleriniz de yoktur, yok dedikleriniz de. Lakin insan her sey var zanneder. Hatta her seyi kendinin zanneder. Öyle çok sever ki bu dünyada sahip olduklarin vazgeçerse her sey biter diye vehmeder. Malı olur birakamaz, mülkü olur satamaz, söhreti olur yikamaz. Ne tuhaf sey! Bu âlem bir rüya âlemine benzer oysa. Rüyada sahip olduklarinizi uyaninca yaninizda bulabilir misiniz? Hem rüyanizda var olanla uyaninca yok diye dertlenir misiniz? Iste bu âlemde o rüya misalidir. Bilin ki bu rüyada sahip olduklarımın hiçbiri insanin degildir. Sahiplik makami da sifati da yoktur insanda. Kendisi dahi kendinin değidir. Kendine sahip olamayan baska bir seye nasil sahip olacak?