Hayatım boyunca her şeyi doğru yaptım. En azından öyle sandım.
Doğru okula gittim, doğru insanlarla tanıştım, doğru kadınla evlendim. Kariyerimde adım adım yükseldim, her basamağı hak ederek çıktım. Evimizi döşedik, misafirlerimizi ağırladık, çocuklarımızı yetiştirdik. Herkes benim için "İvan İlyiç, işte örnek bir insan" dedi. Ben de buna inandım.
Ama şimdi bu yatakta yatıyorum ve ilk kez soruyorum: Bu hayat gerçekten benim miydi?
Ölüm hiç aklıma gelmemişti. Neden gelsin ki? Ben farklıydım. Ölüm yaşlılar içindi, hastalar içindi, talihsizler içindi. Ben mahkemede oturmuş dosyaları inceleyen, akşamları oyun oynayan, toplumda saygın bir yer edinmiş biriydim. Ölüm... ölüm bana yakışmazdı.
Sonra o düşme oldu. O aptal, küçük düşme. Bir ağrı başladı. Geçer diye bekledim. Geçmedi.
Doktorlar muayene ettiler, teşhis koydular, ilaçlar yazdılar. Hep o soğuk, resmi tavırlarıyla. Sanki ben bir dava dosyasıydım önlerinde. Ben de aynı şekilde karşılık verdim onlara, çünkü öyle yapılırdı, öyle olması gerekiyordu.
Asıl acıyı bedenim değil, gözlerim verdi bana.
Karım odaya girdiğinde yüzüne baktım. Endişe yoktu, sadece yorgunluk vardı. Ve altında yatan şeyi gördüm: Ne zaman biter bu? Kızım nişanlısıyla konuşuyordu, hayatı devam ediyordu. Oğlum derslerine girip çıkıyordu. Arkadaşlarım oyun oynarken benim masam boştu.
Dünya durmamıştı. Ben dururken, her şey akmaya devam ediyordu.
İşte o zaman anladım: Onlar için de hayat "olması gerektiği gibi" ilerliyordu. Hasta bir adam vardı evde, bu duruma üzülünürdü, ona bakılırdı, ama hayat durmazdı. Bu da kurallardandı. Ben de başkası hasta olduğunda böyle yapmıştım. Şimdi rolümüz değişmişti, yalnızca bu kadar.
Ama bu fark edişin bana ne kadar ağır geldiğini anlatamam. İnsanların beni değil, benim yokluğumun getireceği rahatsızlığı düşündüğünü