“Eğer insan bir sırrı saklamak istiyorsa, onu kendisinden de saklamalıydı, bunu ilk kez düşünmüştü. Onun orada olduğunu her an bilmeli, ama gerekinceye kadar onun sözcüklere dökülebilecek herhangi bir biçimde bilince yansımasına engel olmalıydı insan.”
“Julia’yı satmadım!” dedi.
O’Brien düşünceli düşünceli onun yüzüne baktı, “Hayır,” dedi, “hayır, doğru söylüyorsun, Julia’yı satmadın.”
O’Brien’a duyduğu, hiçbir şeyin silip götüremediği o saygı duygusu yeniden içini kapladı. Ne kadar zeki, diye düşündü, ne kadar zeki. Söylediği hiçbir şeyi anlamakta güçlük çekmiyordu. Başka birisi olsa, Julia’yı sattığını söylerdi ona. İşkence altında ona söyletmedikleri ne kalmıştı? (…) Ama yine de onu satmamıştı. Onu sevmekten vazgeçmemiş, ona karşı olan duyguları hep aynı kalmıştı. O’Brien açıklama istemeksizin onun ne demek istediğini anlamıştı.”
“Seni yendik, Winston. Seni parçaladık. Bedenine ne olduğunu gördün. Aklın da aynı durumda. Artık gururunu yitirdin. Tekmelendin, aşağılandın, azarlandın, acıyla çığlık attın, kusmuk ve kan içinde yerlerde yuvarlandın, acınma dilendin, herkesi ve her şeyi sattın. Yaşamadığın bir tek rezillik kaldı mı?”
“Çürümektesin,” dedi. “Dökülüyorsun. Nesin sen? Bir torba pislik. Şimdi dön ve yeniden bak kendine. Şu gördüğün kendinsin. Son adam. Eğer sen insansan, insanlık budur.”
“Biz, zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve tüm ruhuyla kendi tarafımıza çeker, sonra öldürürüz. Katlanamayacağımız tek şey, ne kadar güçsüz ve gizli olursa olsun, dünyada yanlış bir düşüncenin var olmasıdır.”