“Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan. Yoksa bir gün dizlerine dokunur dokunmaz onun soyunuvereceğini bilip de beklemek, bir ölümlünün sabrını aşar.”
“Başını kaldırıp o koskocaman yüze baktı. O siyah bıyığın altındaki gülümsemenin ne anlama geldiğini öğrenmesi kırk yılını almıştı. Ah! Kötü, gereksiz anlaşmazlık! Ah! Kendisini koruyan o şefkatli kucaktan kovulan inatçı kafa! İki cin kokulu gözyaşı, yanaklarından süzüldü. Ama olsun, her şey yolundaydı, çekişme son bulmuştu. Kendisine karşı zafer kazanmıştı. Büyük Birader’i seviyordu.”
“Senin içine giremezler,” demişti Julia. Ama girebiliyorlardı işte. “Sende olan değişiklikler sonsuza dek kalacaktır,” demişti O’Brien. Doğru olanı buydu. Öyle şeyler vardı ki, insanın kendi öz eylemleri, bunlar unutulamazdı. İçindeki bir şeyler öldürülmüştü, yakılmış, dağlanmıştı.”