Sırtında değildi kızıl ceketi
Çünkü şarap zaten kan kırmızısı
Kadeh tutuyordu kanlı elleri
Ölünün başında çıktı foyası...
Sevse de kadını çılgınlar gibi
Yatakta vurmuştu en son darbeyi.
Mahkûmlar içinde volta atarken
Üstünde külrengi tulumu vardı
Başında siperli şapkasıyla şen
Neşeli, aheste hep adımlardı
Fakat hiç görmedim o zamana dek
Güne böyle ürkek bakan bir erkek...
Evet, görmemiştim böyle bir adam,
Gözleri boşluğa o kadar dalan,
Mahpusun gök diye bildiği yere
Bir avuç maviye mahpushanede
Bulutlar savrulup uçuşuyorken,
Gümüş yelkeniyle mütemadiyen...
Hallâc:
“İşlenen tüm suçları, hırsızlıkları, vurgunları, yolsuzlukları, zorbalıkları, hukuki ihlalleri bir örtüyle kapatıyorlar. Bu yaptıklarını ise sözde kafirlerle mücadele adı altında gösteriyorlar. Yani, avam halkı (cahil tabaka) böylece oyalayarak “işte bakın din yolunda mücadele ediyoruz” diyorlar. Zaman zaman işi daha da ileri bir aşamaya götürerek bir kişiyi rastgele seçiyor ve sözde mücadelelerindeki ciddiyeti göstermek için onu boş yere idam ediyorlar. Bütün öykü bundan ibarettir.”
And olsun o pak aşkına
Sana o halkın tavrından söz edeceğim ki
Dört ayaklı canlıları bile iyiliğin farkındaydılar
Tümü geçmişte kaldı artık, ne izleri kaldı ne de tozları
Ad kavminin akıbeti ve virane Eram sarayı gibi
Hiçbir işaret yok artık.
Geriye öyle bir halk kitlesi bırakıldı ki
Yolunu yitirmiş, boşluğa tapıyorlar.
Dilsiz, dudaksız halk yığınından daha cahil
Sürüngenlerden bile daha aşağı yaratıklar.