O gün, insanlar derin bir sapkınlık içine düşmüşlerdi. Sapkınlığın dibine, günahın zirvesine ulaşmışlardı. Kötülük, her yanlarını kuşatıp sarmıştı da gün gibi apaçık olmasına rağmen hakikati göremez olmuşlardı. Oysa onlar, din, ilim ve ahlak sahibiydiler. İnsanların doğru yola erişmesini en çok isteyen onlardı. İyiliği en çok seven, düşünce bakımından en derin, işlerin inceliklerinin peşine düşmede en mahir olan onlardı. Kavimlerini en çok sevenler, ülkelerine en çok bağlı olanlar, dinlerine en çok düşkün olanlar onlardı. Hamiyet, cesaret ve özveri onlardaydı. Ancak, dinlerine olan bağlılıkları, onları sapkınlıktan kurtarmadı, akılları, onları hatadan korumadı ve samimiyetleri, onları iyiliğe götürmedi. İşlerini hep danışarak yapsalar da meclisleri onları doğru yoldan çıkardı. Romalı hâkimler bir düzene sahiptiler ancak bu düzen, onları hayal kırıklığına uğrattı.
Bu yaptıklarından başka ne yapabilirler? Hâlihazırda zaten suikastlar düzenliyor, her tarafı basıyor, bombalıyor, öldürüyor, yakıp yıkıyorlar. Aslında yıktıklarını görmek için yeniden yapmaları gerekiyor." diyordu.
Adnan ise "İnsanların yorulduklarını ve halkın artık huzur bulmak istediğini söyleyip duruyorlar. Güya verdikleri ağır bedeller halkı usandırmış!"
İbrahim tebessüm ederek şu cevabı verdi: "Kim yorulmuş? Kim usanmış? Sen mi, ben mi, oğullarını evlerini, sahip oldukları en değerli şeylerini bedel olarak ödeyen kadınlarımız mı? Hiç birinden yorgunluğu, bıkkınlığı ifade eden tek bir kelime duyulmuş değildir. Görmüyor musunuz, her bir şehidin annesi her zaman diğer oğullarını da Kudüs ve Mescid-i Aksa yolunda feda etmeye hazır olduğunu söylüyor. Halkımızın yorulduğunu söyleyenler, siyasi ve ekonomik çıkarların peşinde koşan küçük bir azınlıktır. Sabırlı halkımız ise, ne pahasına olursa olsun, izzeti, onuru ve mukaddesatı uğruna fedakârlık yapmaya hazırdır." diye ekliyordu.
Müslüman ülkelerdeki İslami kurumlar ve onun üst düzey temsilcileri, vazifelerini ifa hususunda her türlü bağımsızlıklarını yitirdiler. İslami düşünce ve İslam’ın menfaatlerinin müdafiileri değil iktidardaki rejimin memurları konumundalar. İslam’dan bahsederken bunu sadece hizmetinde bulundukları siyasi iktidarın arzu ettiği ölçüde yapıyorlar. Bir ülkede kralın feodal düzeni müdafaa edilir; başka bir ülkede hükümet hutbe yazarak kendi işine gelen şeyleri duyurur; üçüncü bir ülkede üst düzey dinî otorite, iktidarın İslam’a aykırı olduğu aşikar olan tedbirlerini savunur ve dördüncü bir ülkede cahiliye geçmişinin kutlanması sükunetle karşılanır ilh. Müslüman ülkelerin çoğunda iktidardakilerin özel hayatları, açık bir şekilde İslam’a aykırıdır ve din memurlarının buna ses çıkarabilecek cesaretleri yoktur. Onların vazifesi devlet törenleri sırasında ülkenin liderlerinin sağlığı için dua etmektir. Günümüz İslam dünyasında hayat, İsa’nın (as) gelişi esnasındaki Yahudi halkının vaziyetini hatırlatıyor. Dinin şeklî yönü tatbik edilirken ruhu büsbütün ortadan kalkmış durumda. Din işleri hiçbir fikre sahip olmayan umursamaz insanlar, bazı yerlerde ise tanınmış münafıklar ve hatta apaçık biçimde dinden çıkmış olanlar tarafından idare ediliyor.