“Doğru, paraları ve güçleri vardı. Ancak bunun karşılığında ciğerlerini parçalayan birer kartal, birer akbaba vardı; çoğu zaman başkalarının topraklarına ve mallarına göz dikmelerine, savaşa girmelerine ve zehirli gazlar üretmelerine, kendilerinin ve çocuklarının hayatlarını ortaya koymalarına sebep olan sahip olma güdüsü, kazanma arzusu gizlenmişti göğüslerine sonsuza kadar.”
“Günde en az üç öğün kendisini olduğunun en az iki katı büyüklükte görmezse nasıl hüküm verir, nasıl uygarlaştırır yerlileri? Nasıl koyar kanunları, nasıl yazar kitapları? Nasıl giyinip kuşanıp, nutuk çeker davetlerde?”
“Belki de, bir yanılsamanın ürünü olan bizler için, hayat her şeyden çok özgüven gerektiriyordu. Özgüvenimiz olmadan beşikteki bebeklerden farksızdık. Bu ölçülemez ancak paha biçilemez niteliği en kısa zamanda nasıl kazanabilirdik? Başkalarının bizden aşağıda olduğunu düşünerek elbette. Doğuştan gelen bir tür üstünlüğe sahip olduğumuzu hissederek, -zenginlik ya da rütbe, hokka gibi bir burun, büyük babamızın Romney tarafından çizilmiş bir portresi olabilirdi bu- çünkü insanın hayal gücündeki zavallı araçların bir sonu yoktur.”
“Duyguları öznel ve irrasyonel olarak sınıflandırarak, kendimizi empatimizden, yani sezgimize güvenmekten giderek daha fazla uzaklaştırırız. Bilişsel olanın zihinsel algılarına giderek daha fazla geçiş yapıyoruz.”