Tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini Tanrı’nın huzurunda bulduğunu ve O’na şöyle dediğini yazar: “Boşu boşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum.” Tanrı’nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: “Ben de tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, Shakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tıpkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın.”
Marta, artık yaşamının bir anlamı kalmadığını anlamıştı. Daha önceleri hiçbir zaman kendini böylesine yararsız bulduğu olmamıştı. Artık iyice geçmişte kalan ilk ressamlık denemelerini hatırlayarak Clara'nın, iki kadının da hayranlık duydukları İngiliz ustalarının üslûbunda aklıbaşında bir portresini yapıp Ulusal Galeri'de sergiledi. Bazıları bunun en iyi eseri olduğunu söylediler. Marta o tarihten sonra tek bir tablo bile yapmayacaktı.
Yaşama bir tutku gerek. Her iki kadın da bunu resimde, daha doğrusu resmin onlara yüklediği ilişkide bulmuşlardı. Clara Glencairn Marta'ya karşı ve bir anlamda Marta için resim yaptı; ikisi de birbirlerinin yargıcı ve tek seyircisiydi. O zamanlar bile hiç kimsenin alıcı gözüyle bakmadığı resimlerinde karşılıklı bir etkileşim -kaçınılmaz olarak- gözlemlenebilir sanıyorum. Clara'nın günbatımı pırıltıları, Marta Pizzaro'nun avlularındaki yerini buldu. Marta'nın düz çizgilere olan sevgisi, Clara'nın son döneminin süslülüğünü sadeleştirdi. Her iki kadının da birbirlerinden gerçekten hoşlandıklarını ve giriştikleri gizli düello süresince birbirlerine eksiksiz bir bağlılıkla davrandıklarını unutmamak gerek.